ANA SAYFA / ANA SAYFA / BİR YÜKSEL ARSLAN METAFORU: ARTURE’LER – Serdar AYDIN

BİR YÜKSEL ARSLAN METAFORU: ARTURE’LER – Serdar AYDIN

Tütün” ile “Ateş” arasındaki edimsel ilişki, varlıksal ve karmaşık bir olgudur. Ateş, tütünü yakar. Yanma anında beş duyuyla ilişkilenen ve algı içeriğini oluşturan bir metamorfoz yaşanır. Ateşin yakması ve tütünün yanması, kaçınılmazdır ve doğaları gereğidir. Bu kaçınılamaz ve metaforik ilişki, farklı örneklerle çoğaltılabilir: Aşık ile Maşuk, Yol ile Yolcu, Ölüm ile Hayat… Biz, “tütün ile ateş” ikiliğinden ilerleyerek, sürece içkin olarak yaşanan dönüşümün, sürece dahil öğeleri, edimi gerçekleştiren özneyle birlikte bambaşka bir ontolojik kipe ulaştıracağını savlamak ve bu metaforun betimini yapmak istiyoruz. Dolayısıyla yakan ateş, yanan tütün, yanma olayı ve edimdeki hazzı deneyimleyen özne bir arada düşünüldüğünde tutkulu, arzuyu önceleyen ve arzudan vazgeçmeyen, eni konu yok edici ve fakat yok ederken de hazzın ve yepyeni ontolojik bir kipin var kılındığı bütünleşik bir deneyimden söz edeceğimizi ileri sürebiliriz. Bu deneyimin ifadelendirilmesinde ve sürecin her anında kökensel etkileşimlerin olduğu açıktır. Ateş, doğası gereği yakarken, yakmanın imleri olan ısı, yalım, ışık vb. her öğe, aynı zamanda yanmanın ve belki de hazzın imlerine dönüşecektir. Ateş, eden, eyleyen, etken olandır. Tütün ise, görece, edilgendir. Süreç, ateşin hükmüne tabidir; ateş yakmazsa hiçbir şey olmaz. Ancak sürecin sonucunda ulaşılan hazzın yurdu tütündür.

????????

Hazza talip olan ve “amaçlılık” içinde edimi gerçekleştiren özne için,  hazzı yapılandıranın da tütün olduğu açıktır. Tütünün, görünen ve görünmeyen tüm nitelikleri, edimin ve son kertedeki hazzın potansiyel belirleyicileridir. Dolayısıyla ateşin hükmünden, tütünün hükmüne evrilen süreç, talibin murat ettiği hazla sonuçlanacaktır. Tütün, içindeki nikotin ve diğer bileşenleriyle edimi gerçekleştirenin hazzına hizmet edecek, hazzı yaratacaktır. Öznenin hazzı, tütünün potansiyel içeriği ile ilişkilenirken, bambaşka bir olgu daha vukuu bulur. Hazza aracılık eden duman, tütünün bütün içeriğinin, hem soyut hem de somut, göstergesine dönüşür. Hazzı yaratan her öğe dumanın içerisindedir, içkin olarak vardır ve yanma sonucunda, tütünün maddi gerçekliğinden ateş vasıtasıyla dumana dönüşerek, öznenin hazzına aracılık etmiştir. Ateşin yakma iradesinden başlayan, tütünün hazza içkin potansiyeliyle dönüşen ve ben’in, duman aracılığıyla hazza ulaşıp tatmin olmasıyla sonuçlanan bu süreç, basit yüzeysel yapısının dışında, bakabilen ve görebilen göz için inanılmaz karmaşık, etkileşimli, psişik ve enikonu varoluşsal nitelikler taşır. Çünkü duman, içine girdiği ve hazzı talep ederek var olmaya çalışan organizmayı, eş zamanlı olarak ve kararlı bir şekilde yok eder! Vitalitenin sona ereceği an, ölüm gelecektir ve her şey mutlak eylemsizliğe ulaşacaktır. Hücre düzeyinde başlayan bu yok ediş süreci, son kertede organizmanın ölümüyle sönümlenirken, hazzı talep edenin istencindeki coşku, amaçlılık, arzu vb. olgular ölümün şehvetine yenik düşecektir. Kanser, sınırsızca çoğalan hücrelerin organizmayı işgal ettikleri, vitaliteyi sonlandırdıkları an’a ulaşıncaya kadar ölümün ulaklığını yapan bir marazdır. Oysa her şey ateşin yakma hükmünden başlayan bir haz talebinin masumiyetiyle betimlenebilirdi. Ama hayatın öğrettiği kadim bilgi, bu masum talebin ben’e dair bir trajediyle, ölümle, sonuçlanacağını her zaman doğrulamıştır. Başlangıç ve sona dair olguları “paranteze” alır ve sürecin kendisine odaklanırsak, bu kez bambaşka bir varlık haline ulaşmamız ve betimlememiz olanaklı hale gelecektir.

????????

????????

Yukarıdaki uslamlama, öğeleri ve terimleri değiştirilerek ama aynı yüksek gerilim her an korunarak, Yüksel Arslan’ın algılayıcısına sunduğu görsel betimlerle “yüzleşen” ve bu betimlerin neliği üzerine düşünen, algısının içeriğine dönüştürerek olası bir anlam üretmeyi murat edenlerin yaşadığı algı deneyimi ile ilişkilendirilebilir ve bütünleşik deneyimin bir tür ifadesi sayılabilir. Bu ifade; kavramlardan daha çok edimlere, olgulara, çağrışımlara dayanacak ve tümel olarak ele alındığında ise bir metaforun betimi olacaktır. Analojik ilişkilendirmemizi sürdürürsek, Ateş’in Yüksel Arslan’a ve Arture’lere karşılık geldiği söylenebilir. Ateş olmazsa edim gerçekleşemeyecek ve hiçbir sonuca ulaşılamayacaktır. Zaten Yüksel Arslan’ın verimi, yani algı içeriğinin nesneleri olan Arture’ler olmaz ise herhangi bir algı deneyiminin, İnsan’ın hakikatine dair herhangi bir “bilgi”nin ve metaforun oluşamayacağı da açıktır. Etken olan ateşin “yakacağı” somut varlık, yani tütün, İnsan’a ve O’nun varlık hallerine, varoluş sürecine, hayatın neliğine içkin süreçsel bir açılımı tanımlar. Yanma, ısı, yalım ve duman öğeleri ise hayatın içerisinde vukuu bulan çoklu varlık kiplerini yapılandırırken, algılayıcıların, hazza talip olan ben’leri ifade edeceği söylenebilir. Ancak buradan elde edilecek hazzın, ben’in tatminini sağlayan, huzur veren bir olgu olmadığı, aksine varoluşun kökenindeki aporia halini işaretleyerek, İnsan’ın hakikatine dair bir kipe dönüştüğü ve Yüksel Arslan’ın yarattığı metafora içkinleştiği vurgulanmalıdır. Tütünün, ben’i hücre hücre ölüme yaklaştırması ise ölüme yazgılı öznenin var olma istencindeki trajediyle koşutluk sağlar. Ama bir farkla: Arture’ler, tütün gibi, doğrudan öldürücü bir etkiye sahip değildir. Ancak metaforun içkinliği ve güçlü çağrışımları içerisinde, ben’in ölüme yazgılı oluşundaki mutlak çaresizliğini idrak etmesini sağlarlar. Bu idrak, yani öleceğini bilmek, hatta doğum anından sonra geçen her an, eğer her an’ı bir hücre kabul edersek, tütünün gerçekleştirdiği gibi hücresel olarak, son’a, ölüme yaklaştığını ve ölüyor oluşunu algılamak trajik bir sonuçtur.

????????

Arture’ler, bu trajedi içerisinde yaşıyor, hayatı sürdürüyor olmanın şerhleridir ve İnsan’ın varoluşuyla, varlık kipleri ve halleriyle yüzleşmesinin görsel betimleridir. Yüksel Arslan, verimiyle bu görsel betimi oluştururken kendi varoluşuna ve hayatına dair bir anlam üretmiş, algılayıcılarının da bu üretim üzerinden anlamlandırma yapabilmelerine olanak sağlamıştır. Bu olanak, ateş-tütün ikiliğinde, ateşin hükmünden tütünün hükmüne geçişin işaretidir. Yani, sanatçının sunduğu ve ateş ile imlenen Arture’lerden, İnsan’a, O’nun varlık hallerinden, varoluş sürecinden hayatın neliğine içkin süreçsel bir açılıma ulaşılacak ve tütünün yanmasıyla, edimin gerçekleştiği an oluşan ısı, yalım, duman öğeleri hayatın içerisinde vukuu bulan çoklu varlık kiplerini tanımlayacaktır. Algılayıcılar, bu süreç içerisinde hazza talip olduklarında Yüksel Arslan’ın vaat ettiği görsel kozmosa, kendi varlık halleri üzerinden  eklemlenmiş olacaklardır. Dolayısıyla sanatçının sunduğu “Arture”lerle “karşılaştığınızda, yüz yüze geldiğinizde”, bir süje olarak algınızın içeriği olan görsel betimi algılamaya/anlamlandırmaya çalıştığınızda, ateş ile tütün arasındaki metaforik ve varoluşsal sürece “benzer” bir deneyim yaşayacağınız, bu deneyimi betimlediğinizde ise kavramlardan daha çok bir metaforun çoklu bileşenlerini ifade edeceğiniz savlanabilir.

????????

Zaten Yüksel Arslan’ın “Arture”lerle var ettiği ontolojik-plastik-görsel kozmosun, bütün bilgisel, kavramsal, kuramsal, estetik vb. eşlikçilerine rağmen, devasa bir metafor olduğu açıktır. Dolayısıyla bu metaforla, Arture’lerle, etkileşime, algı deneyimine girenlerin, kendi deneyimlerini ifadelendirmeleri de bir metaforun betimi olacaktır. Her durumda ‘metafor niteliği’ ve olgusu kaçınılmazdır; çünkü algı deneyiminin betimlenmesi bildik kuramsal araçlarla ve salt akılla(intellect), aklın ürettiği kavramlarla olanaklı görünmemektedir. Kavramların tamamı bu metaforun varlığına hizmet edecektir sadece. Ateşin, tütün ve haz ile oluşturduğu ilişkideki metaforik ve yakıcı şiddet, ilk “Arture”le karşılaştığınız, göz göze geldiğiniz an’da duyumsanan sarsıcı etkiye karşılık gelir ve bir tür ontolojik şiddet olduğu savlanabilir. Bu yüzden de sarsıcı ve rahatsız edicidir. Arzuyu içerir ve huzur vermez. Aksine rahatsız eder ve rahatsızlığın niyesini sormayı koşutlar. Gören göz ve bakışın amaçlılığına rağmen, bakan ben bakıştan kaçmaya eğilimlidir sanki. Çünkü kaçmak, kurtulmakla eş zamanlı bir edim olabilir. Ancak her şey bir umarsızlığı öne çıkarır: “Arture”lerden kaçışınız olası değildir; aynen tütünün hücresel öldürümünü engellemenin olası olmaması gibi. Çünkü Yüksel Arslan’ın var ettiği o ontolojik-plastik-görsel kozmosun/metaforun çekimine kapılmışsınızdır bir kez. Ya da artık tütünün tiryakisi olmuşsunuzdur. Hatta tütünden vazgeçilebilir ama bir kez karşılaştıktan sonra “Arture”lerden asla vazgeçilemez inancındayız. Çünkü Arture’ler İnsan’ın varoluşuna, varlık hallerine ilişkin bilgiyi plastik imlerle göze getirir. Bu durum, ötelenemez olan ontolojik bir kiptir ve bakan, gören, algılayan ben’in varoluş deneyimine içkindir. Yani kaçınılmazdır; çünkü İnsan’ın varlığıyla ilişkilidir ve bu ilişki, bakan ben’in varoluşuyla ve son kertede ölüm ile mutlak olarak hısımdır. Dolayısıyla böylesi bir kaçınılmazlık içerisinde, belki de zorunlu olarak, yanınıza bir yoldaş ararsınız. Arayışın imleyeni, deneyiminizi ifadelendirmekten geçer. Bu ifadeyi oluşturur, dile getirebilirseniz, derdinizi söyler, çığlığınızı salıverirseniz bir hemdert bulabilirsiniz belki de. Zaten bulma, bulabilme olasılığı derdin dile gelişinin ve ifadenin kurucu ilkesi olacaktır. Dolayısıyla bu metin de, “Arture”lerle yaşadığımız gerilimin bir ötekine, olası bir hemdert ehline ulaşması murat edilerek yazılmıştır.

????????

Yazmak, bu gerilimi, ateşin yok eden ama dönüştüren iradesini ve son kertedeki ölümü, elbet ki ortadan kaldıracak bir tılsıma sahip değildir. Ama derdi paylaşabilmenin, paylaşabilmeyi umut etmenin bile az şey olmadığı kesin. Vital olandan başlayarak ivmelenen, hayatın ve varoluşun neliğine odaklanan ve ölümün mutlak eylemsizliğine ulaşıldığı an sona erecek bu etkin algı deneyimi, ilk “Arture”den son “Arture” kadar süreçsel bir nitelik gösterecektir. Hatta sürecin kendisinin, “Arture”lerle yaşayacağınız her türlü algı deneyiminin yurdu olduğu da açıktır. Bu bağlamda, enerjisi ve devinimi hiç azalmayan, aksine sürekli artan görsel evrenden, bu evrenin çekim gücünden kurtulmanız ve “eski” hayatınıza dönmeniz, bizce olası değildir.

????????

Yüksel Arslan’ın yaratıcı verimi ve bir metafor olarak “Arture”lerin sunduğu deneyim çeşitliliği, “kurtulmanıza” olanak vermeyecektir. Şehvetli, tutkulu, yok ederken var kılan, çözümlerken yapılandıran, teşrihe tabi tutup parçalarken eş zamanlı olarak her parçadan bir bütün oluşturabilen, bu oluşumu yazı, söz, çizgi, suret, vb. öğelerle ifadelendiren, “tek başına karşı olduğu her şeye” ve süregiden hayata, kendiliğinin merkezinden, “onanik bir inatla” bakan, gören, gösteren, kocaman kahkahası ve üretme coşkusuyla arzularından asla vazgeçmeyerek, dünyaya atılmış ve özgürlüğe mahkum ben’in hakikatine dair görsel betimler, eş deyişle metaforlar oluşturan, bu betimlere “Arture” adını vererek geleneğin, konvansiyonel sanat algısının, sanat tarihi ve kuramının uzlaştığı her şeyin üstünü çizen bu “sıra dışı” yaratıcı sanatçının karşısında, kaçıp kurtulmanızın olanaksızlığından haz duymak ve algı deneyiminizi betimleyerek, Öteki’lerle paylaşmayı umut etmekten başka herhangi bir seçeneğiniz de yoktur. Tekrarlayalım: Yüksel Arslan, olası algılayıcılarına  bu “şansı” tanır ve Arture’lerle temas edenleri, karşı konmaz bir çekim gücüyle o metaforik kozmosa çekerek, kozmosun spiral çevriminde “özgür” bırakır!.. Bu durumda söz konusu seçeneksizlik hali; büyük bir direnç ve varoluş dayanağı da olabilir. Bizim için de böyle olmuştur: Arture’lerle kurulan temas, doğarken ölmeye başlayan insanın, var olurken yok olmaktan kaçınamayan öznenin, hazzı yaratan dumanın yok edici etkisinden asla kurtulunamayacağının, bu “bilince” ve “bilgiye” ulaşan ben’in arzularından vazgeçmediği sürece kendi hakikatini betimleme olasılığına sahip olduğu algı deneyiminin bir varlık kipine dönüşmesini sağlamıştır. Aynen tütün ile ateş arasındaki metaformozun, bütün çağrışımları ve metafor etkisiyle bir varlık kipine dönüşmesi gibi…

????????

Dolayısıyla merkezinde Yüksel Arslan’ın ve “Arture”lerin olduğu, egosantrik nitelikli ama Öteki Ben’lerle temas edildiği an geçişim sağlayan ontolojik-plastik-görsel kozmosun döngüselliğinde yazılmış bu metin, Yüksel Arslan’la aynı güneşin altında olmanın gönenci, sevinci, coşkusu, heyecanıyla üretilmiş uzak bir “Merhaba!”nın özetidir. Yazılanlar, yazılmış olanlar, ancak ve ancak yazılamayanın kefareti olabilir… Çünkü İnsan’ın imkan dairesinde söylenmiş söz’ün yoğunluğu, söylenmesi olası söz’den her daim azdır. Yani büyük bir yalandır; güneş altında söylenmedik söz’ün kalmadığı! Hele de Yüksel Arslan gibi bakan, gören, gördüğünü içselleştiren ve her türlü olanakla yeniden ifadelendiren, ifadesini ünik oluşunun göstergesi olarak yepyeni bir kavramla adlandıran, belki de Dionysos Şenliklerinde kendinden geçmiş, haz ile acı arasında gidip gelen bir esriğin coşkulu davetiyle karşı karşıyaysanız!..

????????

Şimdi karşımızda duran, bize “bakan”, kendilerini görüşümüze sunan ve yarattıkları metafor etkisiyle imgelemi kışkırtan Arture’lerle hemhal olmanın başlangıç an’ındayız!.. Onları görmek, algılamak, algıladığını betimlemek, betimlediğini anlamlandırmak,  yürümek, ilerlemek, yola çıkıp yolda olmak ve denemek zamanıdır. Pütürlü zemine dönmekten başka da umarımız yoktur…  

????????

 

YAZAR: Serdar Aydın

Check Also

fbee6fbc-1d9c-4f95-8061-e5713610cef7

BANA ŞAİR OLDUĞUNU SÖYLE YA DA SONSUZA KADAR SUS – Serdar AYDIN

Jim Jarmusch’un son filminin adı “Paterson.” Bu ad, aynı zamanda bir yer adı. New Jersey …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Powered by themekiller.com