ANA SAYFA / ANA SAYFA / SEVDA İLE KARA – SÖYLEŞİ – Serdar AYDIN – Sorular: Hişar ŞİYAN

SEVDA İLE KARA – SÖYLEŞİ – Serdar AYDIN – Sorular: Hişar ŞİYAN

Serdar Aydın’ın ilk romanı Sevda ile Kara okurlarıyla buluştu. Roman üç şehirde geçen, müzik ve şiirle güçlü bağları olan, karakter odaklı, toplumsal sınıflar ve bu sınıflara ait bireyler arasındaki çatışmaları, çelişkileri serimleyerek trajik bir aşkı anlatıyor. Neden bir girizgâhla başlıyor kitap? Bu bölümdeki izlenime dayalı anlatım tarzınız ilerleyen bölümlerde daha realist bir tarza dönüşüyor. Bu değişimin gerekçesi nedir?

Öncelikle sorularınız ve bu söyleşi için teşekkür ediyorum. Evet, trajik bir aşk öyküsü anlattığım. Ama zemininde ülkemizin içinden geçtiği çok zor zamanlar var. Kabaca 1970’lerde doğan, darbeyi gören ve 1990’lar içerisinde hayatını kurmaya çalışan karakterler üzerinden anlatılıyor her şey. Ana karakterlerden birisi olan Kara, o yıllarda yaşadığı, şahit olduğu olaylarla zamanın tanıklığını da yapıyor. Bombalı pankartlar, siyasi ve sosyal çalkantılar, cinayetler, silah sesleri vb. birçok olgu ilkokul çağındaki Kara’nın çocukluk anıları ve travmalarına dönüşüyor. Realist anlatım bu gerilimlerin bir sonucu. Ancak bir aşk hikayesi kurucu öğe olduğundan, izlenime dayalı betimlemelerle ve aşkı bir varoluş meselesi olarak simgeleyecek bir söylemle başlıyor kitap. Yani girizgah, realistik dünyanın ve hayatın kahrına, aşk’ın sunduğu bir başka dünyanın eşiği belki de.  

Roman üç şehirde geçiyor. İlk bölümde Sevda, Kara’nın çocukluğunun geçtiği Diyarbakır’da betimleniyor. Arada İstanbul ve Ankara bölümleri var. Finalde ise baba ile oğul arasındaki imgesel dönüşümün yer aldığı düşsel Kafdağı bölümü. Karakterler uzam ve zamanla bu şekilde ilişkilendirilirken zaman-uzam ikiliğinin kitabın kurucu öğesi olduğu söylenebilir mi?  

Elbet ki söylenebilir. Uzamın içerisindeki devinimlerimiz her koşulda zamana içkindir. Metnin kurgusu açısından da bu ilişki başat öğe. Ancak zaman-uzam ilişkiselliği klasik yaklaşımdan farklılaşıyor. Deyim yerindeyse ters bir kurgu var. Sevda’nın Diyarbakır’daki betimlenmesi, Kara’nın o şehre gelmesi ve onu bulamamasının bir an öncesi. Bu geriden başlayan zamansal sapma uzamla örtüşerek anlatıyı yapılandırıyor. Kaf Dağı ise aşkın da bir düş olmasına koşut bir metafor aslında. Belki de şu; ne Kafdağı var, ne de mutlu aşk’lar…

 Diyarbakır bölümünde tanrısal bakış açısı tekniği kullanılıyor ama sorulara da yer veriyorsunuz. (Rastlantı diye bir şey var mıydı? Utanmış mıydı?) Oysa anlatıdaki olayların tamamına hâkim olan tanrısal bakış açısına göre ortada soru olmaması gerekir. Neden soru sorma gereği duydunuz?

Tanrıların da kuşkuları olabilir!.. Ya da bildik, kabul görmüş bir anlatı tekniğini farklılaştırmak arzusu… Her yazar bildik olanın dışına çıkmayı ve özgün yaratımlarda bulunmayı ister. Bu istek, temalar ve içerikler neredeyse hep aynı olduğundan ancak kurguda ve anlatı tekniğinde karşılığını bulur çoğunlukla. Bir önceki soruyla da ilişkili olarak, zaman-uzam kırılımı ve anlatı tekniğindeki bu sapmalar bilinçli tercihlerimdi ve klasik olandan farklılaşmayı öngörüyordu. Karakter odaklı anlatının ustalarına saygı duyarak ve fakat post-modern buluşlardan, deyim yerindeyse cinliklerden de uzak durarak. 

Kadın bedeninin sömürülmesi konusunda, ana karakter Kara, pavyon işleten Azat’a karşı saygı duyuyor ve onu; delikanlı, yiğit biri olarak tanımlıyor. Ama eskiden solcu olan ve sonra kapitalist sistemle bütünleşen arkadaşı Umut’a karşı ise aşağılayıcı bir tavır sergiliyor. Bu Kara için çifte standart değil mi? Azat ile umut arasında ne fark var?

Bu detay çok önemli. Dikkatiniz manidar gerçekten. Ancak durum Kara için çok açık. Azat elinde olmayan koşulların yarattığı bir dünyada var olmaya çabalıyor. Yani istese de pavyon düzenini, kadın bedeninin sömürülmesini vs. ortadan kaldıramaz. O, bu şartların içinde dik durmaya çabalıyor. Adil olmaya çalışıyor. Bu karanlıktan belki de böylece çıkılacağını düşünüyor. Kara’yı işe alması bu anlamda önemli. Ama Umut… Sömürü düzenini ortadan kaldırmak için iktisat okuyarak yola çıkan, devrime inanan, ailesini bu nedenle reddeden Umut, bir süre sonra o sisteme biat ediyor. İdeallerini, sömürüsüz bir dünya kurma düşünü ve bu yöndeki mücadelesini yok sayıyor. Yani Umut, istencinin tasarımı olarak değiştirmek istediği dünyaya gömülerek, sömürüyü makul görerek bir yaratığa dönüşüyor. Kara’nın agresif tavrı ve tokatı bu negatif dönüşüme ve birlikte deneyimledikleri, öğrencilik yıllarındaki ideallerine ihanet edişine. Aradaki fark da bu.

Yan karakterlerin ana karakterlerin yaşantısına etkileri üzerinden anlatılmasını tercih etmek yerine yan karakteri anlatırken, onların nereden geldiğini ve yaşamlarına dair detaylı bir anlatıma ihtiyaç duymanızı roman kurgusu açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Karakter odaklı klasik teknikte ve kurguda dediğiniz çok doğru. Ama ben, az önce de vurguladığım üzere bu kabul görmüşlükten ayrılmayı tercih ettim. Yan karakterlerdeki detaylar da bu tercihin bir sonucu. Ancak onlara ilişkin detayların ana karakterlere ve olay akışına, dramatik gerilime büyük bir katkı verdiklerini ve kurgu açısından işlevsel olduklarını düşünüyorum. Yan karakterlerin detayları olmasa Kara’nın varlık halini, duruşunu, hayata bakışını ve ontolojik kipliğini algılayamazdık.  

Olay örgüsünü incelerken dikkatimi çeken, olayların birçok karakterin gözünden tekrara dayanan bir anlatım tekniği ile yazıldığı, sinemada bir durum veya olay canlandırılırken farklı kamera açılarıyla yakalanan bakış açısını sizin romanda denediğinizi söyleyebilir miyiz?

Aynen katılıyorum yargınıza. Bir önceki soruyla da ilişkilendirerek gerek yan karakterlerdeki detay zenginliği, gerekse de çoğul bakış açılarıyla, olayların tekrarlı anlatımı ve birçok karakterin bu tekrarları vurgulaması aynı amaca hizmet ediyor. Sorular sorup kuşkuya düşen tanrısal anlatıcı ve olayları tekrar ederek devinimi, sürekliliği sağlayan yan karakterler metnin odak noktasını farklılaştırıyor, hareketlendiriyor ve çoğullaştırıyor. Dolayısıyla anlatıya çoğul bakış açılarından bakmak olanaklı hale geliyor. Anıştırmalar, zaman-uzam geçişkenliği bu çoğullaşmaya katkı sağlıyor.

 

Romanda anlatıya eklemlenen çeşitli kavramlar da var. Özellikle girizgah bölümünde aşk’a dair betimlemeler hem kavram hem de metafor işlevi kazanarak, çağrışımsal yükü ve derinliği artırıyor. Örneğin; aşk ve kurtçuk benzetmesi, devinim, döngü, bilinç, çift yönlü dönüşüm, var etmek, tüketmek, olgu, öznenin varlık bilinci gibi… Bu kavramlar hakikate dair çağrışımlarıyla ve karakterlerle, olay akışıyla, dramatik vurguyla ilişki içerisinde hakikatin imgesini yaratıyor diyebilir miyiz?

Hakikatin ne olduğu, bir kavram ya da imge ile temsil edilip edilemeyeceği, tümel ve ontolojik bir sorun. Bilginin ve sanatın aradığı da bu değil mi? Bir şair olarak ve an itibariyle yazdığım her şeyin bu arayışa içkin olduğunu düşünüyorum. Böylesi bir farkındalığa ulaşmak için de bir zaman geçmesi, yaş almak gerekiyormuş. Kitabın bu arayışa aşk üzerinden ve karakterler odağında şerh düştüğünü söyleyebilirim. Girizgâhın da ilk sorunuzla birlikte düşünürsek işlevi daha da ortaya çıkar. Şafak vakti 9.Senfoni dinleyen Mesut Şöför ya da akan gözyaşlarının sırrını söyleyen Selam… Kıyıdaki balıkçı, Japon Okata, serhanende Hayat, Özge ile Özgür, Müştak Bey… Bu kitap, her harfiyle yazarın, okurların, karakterlerin hakikatini imgeleştirsin isterim… Aslında çoğul bakış açıları, yan karakterler, baba-oğul dönüşümselliği, aşk’ın odak olduğu masumiyet meselesi ve kirlenmiş, kirletilmiş bir dünyada var olanların dramatik çelişkileri böylesi bir imgenin kurucu öğeleri… Kim bilir, belki de sözcükler bu imgeyi yaratmıştır ve okurlara sunmuştur…

Tam da bu noktada yazarın otobiyografisiyle Kara arasında benzeşimler, yakınlıklar var. Bu gözleme dayanarak kitabınızın otobiyografik niteliği hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Kafka, yazdıklarının yaşadıklarının tortusu olduğunu söyler. Fellini, kendisine sorulan ve filmlerinin otobiyografik olup olamadığına dair soruya “İnci, istiridyenin otobiyografisidir. Ve sanat, her koşulda otobiyografiktir.” diye yanıt verir. Dostoyevski’nin Kumarbaz’ı nasıl yazdığını bilmeyen yoktur. İngiltere’de yaşayan kıymetli dostum Ali Burak ile Joseph Conrad üzerine yaptığımız bir sohbet sonrasında, Edward Said’in “Joseph Conrad ve Otobiyografide Kurmaca” adlı bir kitabı olduğunu öğrendim ve bu kitabı okuduktan sonra, ki bu anda kitabım basılmıştı ve ben bu bilgilere sonradan erimli bir şekilde ulaşmıştım, bir kez daha anladım ve onayladım ki otobiyografi, sanatın kök ve kurucu gerekçelerindenmiş. Dolayısıyla kitabın otobiyografik bir kurmaca ya da “otobiyografide kurmaca” olduğunu söyleyerek, kurmaca ve otobiyografi oranının ne olduğunu okura bırakıyorum.  

Son olarak, Sevda ile Kara, sanki son bulduğu yerde başlayan ya da başladığı yerde son bulan bir roman. Döngüsellik hâkim. Eril ve dişil enerjinin bir aradalığı da söz konusu romanda. Başlayıp bitirmek ve devamlılık, tükenmeyen bir tür varoluşsal döngü aslolan… Obsesyonu ontolojinize başat kılmış bir şair olarak hiçbir şeyi rastlantısal yazmadığınız bilgisiyle şunu sorayım; şiir, plastik sanatlar ve roman ilişkisini bu romanda birbirine bağdaşık ele alma çabası var mıdır? Sizin poetikanızın bir sonucu mudur bu oluşum? Ve yeni çalışmalarınız var mıdır?

Sanat, bir tür obsesyondur. Çok mu iddialı bu savım, bilmiyorum. Ama sanatın, şiirin, edebiyatın obsesif bir niteliği olduğu yadsınamaz. Buradan hareketle yargılarınıza katılıyorum; kitabın kurgusu, anlatma isteği ve tekniği döngüselliği içeriyor. Ana ve yan karakterlerin olay akışı içerisindeki ilişkiselliği, son bulduğu yerden başlayan ve başladığı yerde son bulan anlatısal yönseme, eril ve dişil enerji, anima animus ya da ying ve yang’ın çevrimi, benim obsesyonlarım ve şiirden başlayıp çeşitlenen, çoğullaşan yazma edimim birbirini bütünlüyor. Rastlantı var mıdır, bilmiyorum ve bunu kitapta da soruyorum zaten. Ancak kesin olan şu; şiir, evrendeki on bin şeyi birleştirir diye bir sav attım uzun zaman önce ortaya ve sonra bütün verimimle bu savımı gerçekleştirmeye çalıştığımı, onayladığımı itiraf ettim hem kendime hem de herkese. Ayrıca pozitif ayrımcılık yaparak savlamak isterim ki bir şairin her şeyi yazmaya hakkı vardır. Horatius’un “ressamlar ve şairler, her şeye cesaret etme hakkına sahiptirler eşit olarak…” savını da destek alarak yazma verimimi sürdürüyorum. Evet, poetikamın bir sonucu bu verimler. Ve poetika bir varlık olma, varoluşunu dışavurma meselesi zaten. Çevrim sürüyor ve sürecek. Başta şiir olmak üzere, yeni bir roman, kısa öyküler, eleştiri metinleri yazmaya devam ediyorum. Bir de “kuramsal kurmaca” diye adlandırdığım, hayatımda çok önemli bir karakter olan Agnes Richter’i odak ve ana karakter olarak aldığım bir dosyayı henüz bitirdim. Diyesim her zaman ve daima yazmak, özgürlüktür…nice kitaplara… 

 

 

YAZAR: medakitap

mm

Kontrol Ediliyor

ŞİİRİN GÜNCEL DİLİNİN GÜNCEL ŞİİRE ETKİSİ – Ali Hikmet EREN

güncel şiir dilinin güncel şiire etkisi olur mu, olur elbette… iyi mi olur, orası şüpheli… …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir