ANA SAYFA / ANA SAYFA / ADA ESKİSİ – ÖYKÜ – Aydanur SARAÇ

ADA ESKİSİ – ÖYKÜ – Aydanur SARAÇ

hayatın yüzüne bak. her zaman hayatın yüzüne bak.

ne olduğunu bilebilmek için, sonunu bilebilmek için,

onu olduğu gibi sevebilmek için hayatın yüzüne bak!

 

V. Woolf

 

Küçük bir ada burası, her evin salon pencereleri, mutfak balkonları buraya açılıyor. Yeşil yaprakların arasından polenlerini dökmeye hazırlanan ağaçların ve evlerin ruhu buraya akıyor. Bu ada, hem sokak hem değil.

Öfkeyle bağıran bir anne, öfkeyle karşılık veren kız ve de arkasından şiddetle kapanan kapı!

Bu görüntü tüm gün beynimde dolaşıp duruyor.

Sabahları yürüyüşten dönerken, evlerin arasına kurulmuş bu küçük parkta oturuyorum. Hem soluklanmak hem de çevredeki insanları izlemek bahanesiyle. Kadınların bitmeyen  dedikodularını, sızlanmalarını dinliyorum, bir anda yükselen kahkahalarını, yaşlı beylerin geçmişle hesaplaşmalarını, çocukların oyun kurma heyecanlarını.

Az önce sesin geldiği tarafa bakıyorum kendi çaresizliğine gömülen kadın bedeni sallanarak uzaklaşıyor pencereden. Hemen bitişikteki evin balkonunda genç kız, oradaki her şeyle bağını koparmış, bilgisayarında bir şeyler okuyor, yüzünde her yerde herkes de gördüğüm o acıdan kaybolma ifadesi, esmer olan tenini biraz daha koyulaştırmış. Diğer evin balkonundaysa orta yaşlarda kilolu, kamburu çıkmış, beyaz tenli bir kadın elindekileri çöp kutusuna bırakıp içeri giriyor titreyen elleriyle zoraki açtığı kapıdan.

Bazı hayatlar yeniden yazılmalı diye düşünüyorum, karşılaştığım insanların gözleri, duruşu bunu söylüyor çünkü. O çizgiler, düşmeye hazır damlalar, gözaltlarındaki çukurlar, şişlikler, dudak titremeleri, irkilmeler, derin nefes alışlar, dalıp dalıp gitmeler, hep aynı kuyunun başında dolanıp durmalar… Bir keder haritası olsa en çok yürek zararlı çıkardı kuşkusuz ve akıl öyle ezilir, öyle çaresizleşirdi ki!

Oturduğum bankın sol tarafına kalan dördüncü evin birinci katındaki temizlikçi kadın böyle biri. Ruhundaki o incinme, yüzündeki o hüzün, yara izi dağılmış saçlarını toplayınca daha çok ortaya çıkıyor.  O cam silmiyor da bir daire etrafında dönüyor sanki… Dalgın, bıkmış bir halde öylece dönüyor.

Bir ara, bu dalgınlığı, meraka bırakıyor yerini, tüm dikkatini parktaki kadına veriyor. Heyecanla pencereyi açıp en az kendisi kadar içine küsmüş çocuklu kadına sesleniyor. Yanımdaki yaşlı adam oralı olmuyor. Daha ötede gölgelikte lafa dalmış diğer iki kadın da!

Sırma, Sırma!

Göz göze geliyoruz, işaret ediyor. Gürültüden, temizlikçinin ısrarını duymayan kadını pencereye yönlendiriyorum. Gözlerini kısarak temizlikçinin olduğu tarafa bakıyor. O da şaşkınlıkla öylece kalıyor ve arkasını dönüp, birkaç adım attıktan sonra temizlikçinin göremeyeceği kuytu bir yere geçip oturuyor. Silmeyi bırakan temizlikçi, kadını görebileceğini düşündüğü yandaki pencereye oradan da mutfak balkonuna çıkıp daha geniş bir alanı taramaya başlıyor. Çocuk kaydıraktan düştüğünde yanına gitmeseydi parktaki kadın, uzun süre de aramaya devam edecekti.

“Sırma! Sırma bakar mısın!”

Şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışan Sırma susuyor, bakıyor sadece; donuk, ürkek bir serçe gibi.

Temizlikçinin uzaktan,  üstelemesine yanıt vermiyor. Sırma’nın suskunluğu çocuğun üstünü temizlerken büyüdükçe büyüyor. Kadın karşılık alamayınca içeri girip yeniden çalışmaya devam ediyor, yeniden vaz geçiyor sonra.

Oyun parkındaki diğer çocuklardan biri, yalnız kalmaktan sıkılmış olmalı ki, annesine seslenip, sonra da ilgisini çekmek için topunu oyun alanının dışına fırlatıyor.  Anne ne bu isteği ne de topu getiren mülteci kızı fark ediyor… konuşmaya devam ediyor.  Çocuk, anneyi başka bir oyuna dâhil etme isteği ile yeniden sesleniyor.

Annede tık yok!

Oturduğum bankın sırasında, parkın girişine yakın tamirhanenin önünde çıraklar arabanın motorunu çıkarmak için uğraşıyor. Elleri yağlanmış, kir içinde olan çocuklardan biri, laf atan yaşlı beye selam verip yeniden işine dönüyor. Bey, aksak bacağını tutarak, yavaşça önümden geçip çaprazımdaki gölgelik yere oturuyor, gazetesini katlanmış yerinden özenle açıyor, gözlüklerini evde unutmuş olmanın sıkıntısı var üstünde. Gazeteyi uzaklaştırıyor kendinden, yakınlaştırıyor. Başını iki yana sallayarak kısık bir sesle “yaşlılık işte” diyor.

Yaşlılık!

Geldiğinden beri toprağa karışmış çakılları ayak ucuyla çıkarmaya çalışan genç adam, yanındaki beye göz ucuyla bakıp tepki vermeden yine kaldığı yerden devam ediyor sessizliğine.

Ada sakinlerinin, özellikle kadınların duygu değişimleri şaşırtıyor beni. Dertlerini, hüzünlerini iyileştiren bir şey var burada, bir sihir! Sonra yine o sevinçten kedere onları boğan başka bir şey!

Temizlikçi kadın yeniden balkona çıkıyor, elindeki ekmek kırıntılarını bahçeye atıyor, Sırma’nın ani bir kararla balkona doğru yönlenmesiyle, güvercinlerin yiyeceklere topluca koşturma heyecanları da kısa sürüyor.

Sırma, karşılaşmaktan hem memnun hem değildi sanki. Anlaşılan o ki, temizlikçi kadının bir anda ortaya çıkışı onda uzun yıllar sakladığı içini kemiren duygusunun da açığa çıkmasına neden olmuştu. İkircikli tavrını görmeseydim Sırma’nın bu karşılaşmadan itina ile kaçtığını düşünebilirdim, ancak yaşadığı büyük çelişkisini bir yere koyma uğraşı fikrimi değiştirmeme neden oluyor.

Temizlikçi kadın, Sırma’nın yaklaştığını görünce bekliyor. Kusurlu bir dil mesafeyi nasıl da büyütüyor, belki de gereksiz birçok şeyi beraberinde. İkisi de şaşkınlık içinde bekliyorlar. Suskunluğu bozan balkondaki kadın oluyor.

“Nasılsın Sırma, seni gördüğüme sevindim. Beklersen eğer işimi bitirip yanına geleceğim. Biraz konuşmak ikimize de iyi gelir”

Sırma “Niye ki, ne var konuşulacak” diyor. Başkalarının duymasından tedirgin bir şekilde kaçtığı cümlelerin arkasına saklanıyor sanki.

Temizlikçi kadın daha istekli, daha yoğun bir duyguyla ona, çok özlediğini söylüyor, o bunu çok inandırıcı bulmuyor ki, “boş sözler bunlar, şimdi sırası değil” diyor.

“Peki ne zaman sırası olacak Sırma, onca yıl zaten geçip gitti. Hayat beklemiyor biliyorsun değil mi?

Kadın birkaç dakika bekledikten sonra toparlıyor kendini aynı cümleyi yineliyor. “Beni biraz bekle, işimi bitirip geleceğim”. Sırma gitmekle gitmemek arasında epey bocaladıktan sonra  bekleyeceğini söylüyor.

Aradan bir saat geçiyor. Temizlikçi geliyor. İkisi de çekingen, ikisi de söylenecek bir cümlenin daha fazla ortamı germe endişesi içinde bir süre susuyor. Gözlerini kaçırıyorlar. Bu suskunluğu ilk bozan Sırma oluyor.

“Ne söyleyeceksen söyle, gitmeliyim”

”Seni gördüğüme çok sevindim onu bil, geçmişi konuşmak istiyorum ama burada değil, bir pastanede otursak iyi olur.”

“Aman ne güzel, bu tesadüf olmasaydı ne olacaktı?”

“Ama çok aradım seni, taşınmışsınız, aramadın da…”

Derinlerde yatan bi şey vardı kuşkusuz, anlatılması yeniden dile getirilmesi zor olan. İkisi içinde konuya gelmek kolay olmayacak diye düşünürken, temizlikçi, “O gün orada yoktun, gelseydin…” diyor.

Sırma sakin, dudaklarından dökülecek son cümleyi düşünerek “Kolay olmadı gelmek. Sen de yoktun geldiğimde. Hem artık geçmişle hesabı kapatman gerekiyor, neden sorguluyoruz ki bütün bunları, ne gerek var? Sen bir hayali çoğaltmışsın, onu sığmayacak bir kaba koymuşsun, biliyorsun” diyor. Ve ilk defa adını söylüyor.

Çiçek!

İsim onun sesinde üç kez yankılanıyor. Aklının hükmedemediği kalbinin o uzak koruluğunda dolaşıyor ve  dilinden “ah Çiçek” diye dökülüyor. Arkasını dönüyor Sırma, gözleri, taşkın bir nehirde boğulmak üzere olduğunu söylüyor, başını eğiyor.

“Bölünmüş bir insan nasıl bütün olur ki, olsa bile o eksiklik tamamlanır mı” diyor. Sırma’nın sesindeki öfke, onu acıtacak bir cümleye dönüşmüyor. Başlardaki, o taşma hali azalıyor, sadece birkaç damla olarak süzülüp akıyor göz yaşı. Gitmenin açtığı yaradan ona bahsetmiyor. Kanadığından, her daim bir yenilgiyi hissettiğinden.

Çiçek, “Kocam geberip gitti” diyebiliyor. Merak edip sormuyor Sırma, son söyleneni duymazdan geliyor. Sorularla dolu yeni bir cümle kurmuyor, başa dönüyor, “Ne zaman aradın beni…” Tüm duygularının önü bu setle kapanıyor.

Önemli olan geçen süre değildi onun için; aranmaya değer miydi, aramış mıydı, buydu hepsi..

Çiçek, “Deme böyle, uzun sürdü ama ben seni hep düşündüm,  hep boşluğunla savruldum…” diyor.

”Söylesene varlığını kaybettiğim bir duygu için ne demeliyim, aklımı kaybettiğim bir zamana neden geri döneyim? Bu konuşma bile çok gereksiz.”

Aniden kalkıyor Sırma, ikinci kez görüşmek istemediğini söylüyor, toparlanıp gitmek üzereyken, Çiçek bir kez daha kaybetme endişesiyle sıkıca sarılıyor. Sırma, çocuğun şaşkın bakışları karşısında sakince bırakılmayı bekliyor. Bırakmayınca Çiçek, kollarını sertçe itip, hızlıca parktan ayrılıyor.

Çiçeğin yorgun ve kimsesiz duygusu, bir kez daha kıymetli bir hediyeyi kaybetme korkusuna dönüşüyor.  Bana bakıyor.  “Gitti” diyor. Gitti.

Yıllardır onu görmek umuduyla temizliğe gittiğini söyleyemiyor,  onun için evi terk ettiği gün geri döndüğünde kocasının öldüresiye dövdüğünü, eğer fırsat verseydi Sırma, bir daha asla onu bırakıp gitmeyeceğini de… İçindeki acıyla kıvranırken,  korunaklı bir yer bulmanın ihtiyacı içinde bunları anlatıyor bana. “Biz onunla büyük bir hayalin parçasıydık, dağıldık” diyebiliyor. Sözler, oyunu bitirmenin rahatlığıyla sahneden iniyor, o anın, o duygunun yanına, yerine tek bir işaret bile koymadan, öylece kayboluyor.

Ada’nın sakinleri gitme telaşındalar; Çiçek’le,  az önce gelen yaşlı bey, gölgede oturan diğer iki kadından biri, ada dışındaki tamirciler orada hayatı kandırıyoruz; fark edip, sezdirmemek arasında, inanmakla, inanmamak arasında!

Öfkeyle kapatılan kapı yeniden açılıyor, omuzları düşmüş, pijamaları içinde kaybolmuş bir adam, dar uzun balkonun bir köşesine yalpalayarak geçip oturuyor. Cebinden çıkardığı tabakasından sarma sigarasını yavaş hareketlerle dudağına yerleştirip yakıyor. Çakmağın alevi hızlıca yükselip sönüyor. Ağzını dolduran dumanın birazını yutup kalanını savuruyor. Arkasından diline yapışan tütün kalıntısını temizleyip, bir kez daha çekiyor içine.

Çiçek de ince sarılmış sigaralarından birini yakıyor. Kavrulmuş tütün kokusu ile içindeki kederi savuruyor.

Yağmur başlıyor. O da susuyor.

Doğru yerde olan sadece çocuklar, başka bir dünyanın kapısından girip çıkıyorlar hayata, öyle mutlular, öyle!

YAZAR: medakitap

mm

Kontrol Ediliyor

PARÇACIK PRELÜDÜ – ÖTEKİ YÜZ: FRAKTO – ŞİİR – Şahin KURT

parçacık prelüdü                                     “kursağında metal, taklit kuşunun”  1. duvarı avcılıyor bakışında geyik her an …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir