ANA SAYFA / ANA SAYFA / ATLARIN UYKUSU… – BEYTULLAH KILIÇ

ATLARIN UYKUSU… – BEYTULLAH KILIÇ

Atların Uykusu*nda Şiiri Yazıya Geçiren Elçi!: Salih Bolat

Atların Uykusu, 2014 yılında Varlık Yayınları imzasıyla okurla buluştu. İsmiyle okura ilk oku fırlatan kitap Atların Uykusu. Dört bölümden oluşuyor: Düşlerin Ayrımı, Atların Uykusu, Belirsizlikler, Suluboya Resimler. İsminin çağrışımsal zenginliği kitabın sonuna kadar okuru bırakmayan bir eser Atların Uykusu.

Şairin gerçeklikle sürekli diyalog halinde olduğu aşikâr. Ancak bu gerçekliği şiirsel dilin süzgecinden geçirmeyi ihmal etmiyor. “Gerçek”in hayatın içindeki hür salınışları şiir için bir rahatsızlık değil şaire göre. Sadece bu duruma uygun şiir elbisesini giydirmeyi başarmak önemli.

Salih Bolat gerçeklik algısı içinde önemsiyor doğanın dilini. Şiirin var oluşunu biliyor insanın “önce”sinde. Kendiliğinden var olanın ezeli şiirini koklatıyor okura:

“(…)geceyi koruyan el kimin
çınara soruyorum, toprağın bilinçaltına
dağın saygınlığıyla davranan defnelere
incir ağacına, tozun bilgisine
yosunlara, kayaların arasındaki fısıltıya
bir trenin önemli bir haber gibi gidişine.(…)” (s.13)

Aslında bu felsefeyi şiire yansıtarak taşın içinde saklı olan heykeli buluyor Salih Bolat. Tabiatın dilinde zaten var olan şiiri yazıya geçiriyor elçi! Akatalpa’nın ilk sayısında söylemiş olduğu sözler bu fikrimi destekler nitelikte: “(…)(Şiir)Dünya ile insan arasındaki yabancılaşmayı kırarak, onları birbirine yaklaştırır. Günlük yaşamında gerçekliğin görüngüleriyle belli bir uzaklıktan ilişkide bulunan insanlar, şiir yoluyla, gerçeklikle organik bir ilişkiye, içlidışlı bir ilişkiye girerler. (…)”**

Hayatın nedenselliği üzerine de kafa yoruyor şair. Her olayın ve olgunun içinde var olan şiiri okura göstererek şiirin nedenselliğini de açıklamış oluyor aslında. Altı ay yatmadan ayakta bekleyebilen –yeri geldiğinde ayakta uyuyabilen- bir canlının uyku hâli şiir değilse nedir ki: “Atların Uykusu”!

Doğa sadece bize şiir okumakla yaşamıyor. Varlığın varlıkla; varlığın başka sınıftan varlıklarla özel bir iletişim dili geliştirebildiğine de inanıyor Salih Bolat. Bu durumu gece hâli içinde hatırlatıyor okura hep. Gecenin şiirselliğine ve ikna diline daha fazla güveniyor. Bu sebeple dilini ve imgelerini genellikle karanlıkta gezdiriyor. İnsanın beş duyu organından herhangi biri veya birkaçı sağlıklı çalışmadığında, diğer duyu organlarının ortalamadan daha hassas hale geldiği bilimsel olarak kanıtlanmış bir bilgi. Aslında şair de gözlerini karanlığa kapadığında doğanın diline yaklaşan bir hassasiyet ediniyor. Şiiri karanlıkta –bir uyku hâli içinde- daha güçlü sezinlediği görülüyor:

“(…)dönüyorum, bir kayanın içine
giderilmemiş bir susuzluk gibi
sarılıyorum geceye(…)” (s.13)

Günlük hayatın “uyku”sunu ise imgesiyle tersliyor şair. Biliyor asıl uykunun günlük hayat olduğunu. Uzak duruyor. Şiirini besleyen dağları gösteriyor okura. İçini canlı tutan gözlemlere girişiyor sık sık. Bu gözlem seansları içinde “Dünya”dan gelen acıya da mutluluğa da tüm yeşil ışıklarını yakıyor imge:

(…)keçilerin dağdan inişini izliyorsun sanki
sanki gökyüzüyle kendini kıyaslıyor gözlerin(…)” (s.21)

 “beni sokakların masalında unutun
karanlık yarımadanın suç ortağı yapın
seranın doluyla kırılan camlarına benzetin(…)” (s.30)

Şairin benzetmeler konusundaki başarısı da imgeyi daha da güçlendiriyor. Sık sık giriştiği benzetmeler bu yeteneğini kullanmaktan aldığı zevki ve gözlem gücünü şiire yansıtıyor:

“(…)senin yapraklarınla dolmuş bir havuzum
akşam kurbağalarının gürültüsüyle avunan.” (s.32)

“(…)ama havada bu sabah
zencefille ovulmuş omuz tazeliği.” (s.35)

Bunca güzellik arasına aniden toplumun aksayan yanları giriyor söze. Bu giriş okurda bir şok etkisi yaratıyor. Bir “uyku”dan uyandırıyor bizi Salih Bolat. Bu uyanışlar yeni bir şiirde yine doğanın bilinçaltına dönüyor.

Özellikle kitabın ilk şiirlerinden sonra şairde bir “sabaha çıkış” başlıyor. İmgeler aydınlanıyor. Dizeler baharı karşıya çıkıyor dağlara. Bu karşılama toplumsal direncin inançlarını güçlendiriyor. Değişiyor gökyüzü. Bulutlar ve yağmur gidiyor. Kuru dallar gidip yerine çiçekler geliyor. İnsan giriyor şairin imgelerine. Barışıyor “insan”la şair:

“(…)neleri öne sürerdin sen, cebirleri, varoluşları
köprüdeki balıkçıların istavrit sevinçlerini(…)” (s.37)

Şairin döngüler üzerine ilerleyen şiirini keşfediyoruz kitabın (ve hayatımızın) ortalarına doğru. Ölümün ve hayatın; gecenin ve gündüzün; ve yaprakların kendi izlerinden dala nasıl yürüdüğünü veriyor şair bize – sır-.

Kıraç topraklarda yürütüyor şiirini Salih Bolat. Yüzü solmuş çocukları anımsatıyor, daldan süzülen yaprakları… Buradan varıyor yaşama. Bize, ölümü hatırlatarak –zayıf olanı hatırlatarak- dirilen “bilinç”lerin sürecini veriyor. Bir ses dinliyor her zaman. Her şeyin bir sesi olduğuna inanıyor. Ama bu sesi yakalamak için kulağını değil; şiirin kalbini kullanıyor kendi aynasında.

“(…)gök haritalarını inceledim, yıldız motiflerini
Savaşla barış arasındaki uzaklığa çalıştım.

ölüm yoksa bu dünyada, hayat da yoktu
eğilmek gerekirdi rüzgârın önünde, bunu bildim.(…)” (s.47)

Savaşların ürünüdür utanç anıtları, açlıklar, sefalet… Ruhu kirli olanların yüzüne sıçrar lekesi. Hayat, kötü sırları hep açığa verir “Atların Uykusu”nda. Ayakta uyuyabilir atlar. Her an tetiktedir ve gözünü açabilir en ufak bir huzursuzlukta. Bu uyku özelliğini bu sebeple kazanmıştır. Bu şekilde evrimleşmiştir. Kitabın sırrına ermekteyiz bu noktada: Şair, kendini tamamen doğanın diline bırakamıyor bir türlü. Çünkü dünya-hayat her an patlamaya hazır bir bomba. Savaşlar, kötülükler şairin “tabiat bütünleşmesi”ni hep bölüyor. Bu yüzden dalamıyor güzelliklere. Tehlike hep yanı başımızda! Vücut bulacak kusursuzluklar engelleniyor bireyin dışından bir müdahaleyle. Tıpkı kusursuz huzur uykuları gibi. Sözü bu düşünceye yontuyor Salih Bolat.

İkinci bölüm kitapla aynı ismi taşıyan “Atların Uykusu”. Şair bu bölümde günümüz toplumsal sorunlarını bire bir hedef alıyor. İmge uykusundan uyanıp gerçeğe dönüyor yüzünü söz. Kitlesel tepkisizliklere tepki oluyor Salih Bolat şiiri:

“(…)gündüzün yanına koyuyorum geceyi
bir utanç oluyor dağların sessizliği
ürkütücü bir beyazlık
bir halk eksikliği.” (s.63)

Atların sığ uykusundan uzun “Belirsizlikler”e uzanıyoruz üçüncü bölümde. Sindirilmişler arasında gidip gelenlere imgeler seriliyor uzun uzun. Dizeler uzuyor belirsizlikler. Bu belirsizlik içindeki toplumsal huzursuzluk insanın hislerine de bir perde indiriyor en kalınından ve en karanlığından. Doğanın uykusunda gördüğümüz güzellikler kayboluyor. Güzellikle beraber huzur da terk ediyor içimizi:

“(…)yıldızların gökyüzüne güveni yoktu. çarşılar kuşsuzdu.
öğle vakti buraya hiç uğramazmış. öyle diyorlardı.(…)” (s.73)

Bu bölümde üslûp açısından baktığımızda dizelerdeki uzunluğun dikkat çekici olduğunu söylemiştik. Ancak bu değişime rağmen benzetmelerdeki orijinallik ve imge zenginliği değişmiyor:

“farklı adlarla çağrılsalar da aynı şeyler olduğunu çok
sonra öğrendik ölümle yaşamın. böylece kollarımızı ve
bacaklarımızı kaptırdık fırtınaya. bedeli ağır oldu. bir
köylünün folluktaki yumurtayı ustalıkla alması gibi,
bilincimizi nasıl aldıklarını da… (…)” (s.75)

Bu huzursuzluk içinde bile doğanın muhteşemliğini göstermeye çalışıyor okura Salih Bolat. Gerçeğe, bilgiye ve en önemlisi de mutluluğa giden yolun, bu dilde olduğunu anlatmaya çalışıyor. İnsanların bağnaz düşünceler arasında farklı ve yalancı gerçeklikler oluşturmalarını ateşe veriyor imgeleriyle. Bu noktada kullanılan dil, “yaratıcı” ağzına dönüyor. İnsan kavramına biraz daha yukarıdan bakıyor şair. Öğüt ve azar, aynı dizede buluşuyor:

“(…)biz size matematiği verdik. hesaplayın ve bilin diye.
yakamozları oluşturan ışığın kaygısını, ayın geceyle
buluşmasındaki gizi, gecenin tırmandığı kayalıkların
sessizliğini…(…)” (s.76)

Yaratıcı ağzıyla konuşan şairin bu üslûbuna Cemil Okyay’ın yorumunu eklemek yerinde olur: ‘’deyin ki…’’.hesaplayın ve bilin’’   ‘’…kendinizden çıkın. olun.’’   ‘’…hangi sözcüklerin keskinliğiyle dilinizi kaybettiniz?’’vb. söylemler, şairin’ ’kitle, halk vb. kalabalık toplulukları hedef alıp ‘’seslenme’’ gereksinmesinden doğmuş kutsal kitaplara özgü ifade biçimi olarak, bilinçli bir yeğlemenin sonucudur. Bunda şiirlerin izleklerini oluşturan göndermelerin ve çağrışımların bu ifade biçimini gerektirdiği şair tarafından da vurgulanır.”***

“Belirsizlikler” bölümünde şiir karanlığa gömülüyor kimi. Salih Bolat, yaşanan “kötü son”ları yeniden kurguluyor belirsizliğin ortasındakilere:

“(…)elbette hatırlıyoruz
onlara yapılanları: çırılçıplak soydular, bileklerinden
astılar. acıları o kadar yoğundu ki duymuyorlardı.(…)” (s.79)

Ve son bölüm: “Suluboya Resimler”. Artık uyku vakti geldi kalbimizin. Şair kendi düş gözünün huzur uykusuna dönüyor son bölümde. Sonunda atlar ayakta değil; yatarak uyuyabilir huzurla:

“(…)süslenmiş gidiyor nehir
şimdi daha derin olmayı istiyor deniz.(…)” (s.107)

 

 

Kaynakça:

*Salih BOLAT / Atların Uykusu / Varlık Yayınları / İstanbul / 2014

**Salih BOLAT / Şiir ve Gerçeklik / Akatalpa-1 / Ocak 2000

***Cemil OKYAY / Atların Uykusu’ndaki “Belirsizlikler” / Varlık Dergisi / Haziran / 2015

 

(Bu yazı Şiirden Dergisinde yer almıştır.)

YAZAR: medakitap

mm

Kontrol Ediliyor

MEDAKİTAP EDEBİYAT BULUŞMALARI – EDEBİYAT ve YIKICILIK

MedaKitap Edebiyat Söyleşileri Route Kütüphanede “Edebiyat ve Yıkıcılık” konusuyla devam ediyor. Konuklarımız Altay Öktem ve …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir