ANA SAYFA / ANA SAYFA / SAVAŞIN SONU – Öykü – Stephen CRANE

SAVAŞIN SONU – Öykü – Stephen CRANE

Bir çavuş, bir onbaşı ve On İkinci Cephe Alayı’ndan on dört adam, anayol üzerindeki evi işgal etmek için gönderilmişti. Kendi adamlarından oluşan herhangi bir ileri karakolun en az yarım mil ilerisinde olmalılardı. Çavuş Morton, bu göreve gönderilmiş olmasına içten içe öfke duyuyordu. Çok yüklenildiğini söyleyip duruyordu.

Bu ağır göreve gönderilmesi gereken en az iki çavuş daha olduğunu söylüyordu ısrarla. Kendisine adil davranılmıyor; amirlerince suiistimal ediliyordu; ne diye bu lanet olası budalalığı yapmış da orduya katılmıştı ki? Ona kalsa bi dakka durmaz ayrılırdı; gına getirmişti; bir köpek gibiydi yaşamı. Onu dört kulağıyla dinleyen, saygılı bir onaylamayla homurtulu karşılıklar veren onbaşına anlattıkları bunlardı işte. Bu göreve giderlerken iki er, geride kalarak bir fırsatını denk düşürüp yolları üzerindeki metruk bir çiftliğe dalmışlar ve meyve aşırmışlardı. Çavuş yokluklarını fark edince, bütün sinirinin birikimi bir öfkeyle mosmor olmuştu. “Hey siz, koşun!” diye bağırdı. “Getirin onları buraya! Göstereceğim onlara—”

Bir er fişek gibi koştu geriye doğru. Bölüğün geriye kalanı, meyve bahçesinin derin gölgeleri altında zar zor seçebildikleri, yerden alelacele meyve toplayıp gömleklerinin içine tıkıştıran bu iki suçluya öfkeyle bağırmaya başladılar. Yol arkadaşlarının yalvaran çığlıkları suçluları, çavuşun sert emrinden daha çok heyecanlandırmıştı. Yüklü kucaklarını tuta tuta ve kırıcı sözler işitmekten ağızları şaşkınlıkla bir karış açık bir halde bölüğe yeniden katılmak için koşturdular.

Jones, sol tarafında yumru yumru olmuş korkunç görünen habis bir ur taşıyan çavuşla karşı karşıya geldi. Patterson’ın hastalığı, bel çevresinin ön yüzünde şişlikler halinde kendini gösteriyordu. “İyi bir ikili!” dedi çavuş, yüzünde birden beliriveren donuk bir ifadeyle. “Siz, tam da bir adamın tehlikelerle dolu bir ileri karakol görevi için seçmek isteyeceği türden askerlersiniz, haksız mıyım?” İki er, çok kırılmış oldukları her hallerinden belli, hazır ola geçtiler. “Biz sadece—” diye başladı Jones, boğuk bir sesle.

“Ah, tabii siz ‘sadece!’” diye gürledi çavuş. “Evet, siz ‘sadece’. Her bi şeyin farkındayım. Benimle dalga geçmeyi aklınızdan geçirirseniz—”

Bir süre sonra bölük görev yerine doğru yola koyuldu. Çavuş, onbaşına yüksek perdeden bir nutuk çekerken hemen arkasında Jones ve Patterson, arkadaşlarına saklı gizli elma, armut uzatıyorlardı. “Şimdi anlıyorsunuz değil mi bu orduda ne menem adamlar olduğunu. Vay be, ben bu alaya katıldığımda her şey nasıl da farklıydı, anlatayım mı size, o zamanlar bi çavuşun belli bi otoritesi vardı, biri emirlerine itaatsizlik etmeye görsün, hele hele bu derece ciddi bir şeyi gözlerden saklamaya çalışsın, en ufak bir şansı bile olmazdı. Ya şimdi! Aman aman! Bu herifleri rapor etsem var ya, yüzbaşı bu emek emek sıralanmış kağıtlara şöyle bir bakar da ‘Hım, ha, olur şey değil Çavuş Morton, bu heriflerin sicilleri oldukça iyi sanki; aslında çok iyi, ha. Onlara sert davranamam; yo, bu kadar sert davranamam.’ derdi.” Çavuş konuşmasına devam etti: “Söyleyim sana, Flagler, ordu ana kuzusu bi adama göre bir yer değil.” Onbaşı Flagler, kendisinde bir hünere dönüşmüş içtenlikli bir takdir duygusuyla karşılık verdi. “Sanırım haklısın, çavuş,” diye cevapladı. Hemen arkalarındaki erler, ihtiyatlı bir şekilde mırıldanıyorlardı.  “Allah kahretsin şu bizim çavuşu. Bizim birer odun olduğumuzu sanıyor. Aktif bir görevdeyken bütün bu disipline ne gerek var, anlamıyorum. Kışlada olmak evde yaşamaya benzemezmiş! Yirmi gündür şöyle ağzımıza layık bi yemek bile yemediğimizi dünya alem bilirken iki adamın geride kalıp düşmana ait bi meyve bahçesine dalmasında ne zarar var ki.”

Çavuş Morton kızarmış yüzüyle birden geriye döndü. “Çenelerinizi değil, adımlarınızı açın,” dedi. İşgal etmesi emriyle geldiği evde tiksinerek havayı şöyle bir kokladı. “Sığır gibi yaşamış olmalılar burada yaşayanlar,” dedi öfkeyle.

Kuşkusuz ev öyle cazip bir yer de değildi. Zemin kat ineklerin barınması için kullanılmış karanlık ve berbat bir yerdi. Sahanlık, bir üstteki, tek bir eşyanın olmadığı ama temiz olan birinci kata açılıyordu. Taş ve çimentodan yapılmış sağlam duvarları görünce çavuşun yüzü aydınlandı. “Üzerimize silah doğrultmadıkça bizi buradan atamazlar,” dedi neşe içinde bölüğe dönerek. Onu bu cana yakın ruh halinde tutmaktan kaygılanan adamlar, alelacele ağızları kulaklarında sırıtmaya başladılar; son derece kadir kıymet bilir ve hallerinden memnun görünüyorlardı. “Burayı güvenli bi yere dönüştürürüm,” diye açıkladı niyetini. Jones ve Patterson’ı, şu iki meyve hırsızını nöbet görevine gönderdi. O arada da diğerlerini, yapmalarını emredeceği fazla bir şey kalmadığı aklına gelinceye dek çalıştırdı. Hemen ardından da bir tümgeneralin ciddi somurtkanlığıyla çıktı ve durduğu yerin hemen karşısındaki toprağı elleriyle yokladı. Dönüşte bir nöbetçiyle, haşır huşur elma yiyerek gelen Jones’la karşılaştı. Hiddetle, elmayı atmasını emretti.

Adamlar, çıplak odada yerlere battaniyelerini serip, başları altına torbaları yastık yapmışlar; pipolarını da yakıp şöyle istedikleri gibi bir huzuru yaşıyorlardı. Bahçede arılar vızıldıyor, pencereden içeri çiçeklerin kokusu geliyordu. Kocaman bir yelpaze biçimindeki güneş parçası adamlardan birinin yüzüne vuruyor, o da bu ilkel yatağını daha gölge vuran bir yere taşırken uyuşuk uyuşuk lanetler yağdırıyordu.

 Bir diğer er, bir yoldaşına bir şeyler açıklayıp duruyordu: “ Yine de bütün bunlar saçma. Bu görevi üslenmenin alemi yok. Onlar—” “Ama, tabii ki,” dedi onbaşı, “benim ona verdiğim önemden daha fazlasını onun bana gösterdiğini söylediğinde konuşmasına dayanamayacak gibi olmuştum—” Onbaşının dinleyicisinin öyle uykusu gelmişti ki halden anladığını göstermek için sadece homurdanıyordu. Ani bir silah patırtısı duyuldu. Jones, çınlamaya benzer bir çığlık attı. Hafif eğilip, sürünerek kaçmayı bile düşünemeden çavuş ayakları üzerine sıçrayıverdi. “Şimdi,” diye bağırdı, “şimdi görelim bakalım hamurunuzda ne varmış! “Eğer,” diye de ekledi, “hamurunuza başka bir şey karışmamışsa!” Adamlardan biri çığlığı bastı: “Aman Tanrım, görmüyor musunuz, kütüklüğüm ayaklarınız altında?” Bir diğeri de ardından: “Çekilin ayak altından! Yerde yürüyemiyor musunuz?” Tüfeklerini hazırlarken bile gözleri önüne gelen kılları temizleyen uyku sarhoşu adamlar, körlemesine pencereye seğirttiler. Jones ve Patterson adımları birbirine karışmış, çığlık çığlığa dehşet haberleri vererek çıkageldiler. Düşman mermileri yağmur gibi yağmaya, evin üstünde ritim tutmaya başlamıştı bile. Çavuş, olayın önemini fark etmesiyle birlikte birden sert ve soğukkanlı bir tavır takındı. “İçlerinden birini görünceye dek bekleyin,” diye gürledi; sözcükleri uzata uzata ve sakinliğini koruyarak konuşuyordu, “sonra ateş edin.” Düşman mermileri hiç kimsenin bir hedef tutturmasına fırsat vermeden, evin üzerine şimşekten daha hızlı bir biçimde birkaç dakika boyunca yağdı durdu. Bu arada adamlardan biri boğazından vuruldu. Hırlıyordu, yere uzanıp kalmıştı. Yol arkadaşlarına sessizce bakarken boynunun kumral teni üzerinden aşağı doğru dalgalar halinde yavaş yavaş kan akıyordu.

Bir feryat duyuluyordu. “İşte oradalar! İşte geliyorlar!” Tüfekler çatırdadı. Hafif bir duman odanın içine doğru avare avare savruldu. Bir kâğıt yanığı ya da havai fişek barutundan yayılıyormuş gibi güçlü bir koku duyuldu. Adamlar sessizliğe gömülmüşlerdi. Pencerelerden içeri doğru ve evin çevresinde enikonu görünmez olmuş düşman mermileri vınlıyor, mırıldanıyor, tükrük saçıyor ve kendi şarkılarını söylüyorlardı. Adamlar lanetler yağdırmaya başlamışlardı. “Nasıl oluyor da göremiyoruz onları?” şeklinde mırıltılar dökülüyordu dişleri arasından. Çavuş, hâlâ duygusuzca duruyordu. Düşmanın bu hareketinden dolayı suçlanmayı enikonu hak etmiş gibi ortalığı yatıştıran cevaplar veriyordu. “Bi dakka bekleyin. Yakında göreceksiniz onları. İşte! Gösterin onlara günlerini!” Kara hayaletlerin bir parça ucu göründü alanda. Bir balo kıyafetinden diklemesine uzanan bir iğneye ateş etmek gibiydi tam olarak. Ama adamların ruhları, düşman— şu gizemli düşman— ele avuca gelir bir şeye dönüşür dönüşmez ve uzaklaşır uzaklaşmaz huzur buluyordu. Düşmanın, bitişik bahçeden ateş edeceğine inanıyorlardı. “Şimdi,” diye girdi söze çavuş, tutkulu bir sesle, “eğer siz kendiniz yeterince iyi olursanız onları kolayca alt edebiliriz.” Adamlardan biri merakına yenilmiş bir halde, telaşla bağırdı. “Şu, at sırtındaki herifi görüyo musun, Bill? At sırtında değil mi? Ben öyle sandım.” Evin bir diğer tarafına yaylım ateşi başlamıştı. Çavuş, durumu yönettiği odaya hızla daldı. Yerde ölü bir askerle karşılaştı. Adeta ulurcasına dışarı seğirtti: “Knowles ne zaman öldürüldü? Knowles ne zaman öldürüldü? Knowles ne zaman öldürüldü? Kahretsin, Knowles ne zaman öldürüldü? Bu adamın tam olarak ne zaman öldüğünü öğrenmemiz gerekli kesinlikle.” Kapkara kesilmiş bir er, çavuşun üzerine yürüdü ve yakasına yapışarak sordu: “Zıkkımın dibi, nerden bileyim ben?” Çavuş Morton’ın yüzünde öyle kısa süren bir öfke patlaması belirdi ki bir saniye bile sürmeden bağırdı: “Patterson!” O, Knowles’ın ölüm saatine değgin hayat memat meselesi gördüğü merakını bile unutmuştu.

“Evet?” dedi Patterson, yüzüne derinlere kök salan bir kararlılığın izleri gelip oturmuştu. Hâlâ saf bir köy çocuğuydu. “Knowles’ın bulunduğu odaya git ve pencereden ateş et şu heriflere,” dedi çavuş, boğuk bir sesle. Çok geçmeden öksürmeye başladı. Çatışma sırasında çıkan duman ciğerlerine dolmuştu. Patterson bu diğer odaya açılan kapıya bakıyordu. Odaya, kendisi için bir ölüm-odası olacağı kuşkusuyla bakıyordu. Sonra içeri daldı ve Knowles’ın gövdesi karşısına dineldi; yan yana duran erik ağaçlarına doğru hırsla ateşe başladı. “Bu evi ele geçiremeyecekler,” diye çıkıştı çavuş, küçümseyen ve kavgacı bir ses tonuyla. Haline bakılırsa sanki birine cevap yetiştiriyordu. Boğazından vurulan adam, durmuş, ona bakıyordu. Sekiz adam pencerelerden ateş ediyordu. Çavuş, bir köşede cılız bir sesle konuşmaya dalan üç yaralı adamın karşısında beliriverdi. “Yapacak başka bi işiniz yok mu sizin?” diye bağırdı avazı çıktığınca. “Gidin ve Knowles’ın fişeklerini alın; kullanabilecek birine verin! Simpson’ınkileri de.” Boğazından vurulmuş adam durmuş, ona bakıyordu. Konuşmaya dalmış üç adamdan biri: “Bacağım altımda iki büklüm oldu kaldı, çavuş.” dedi. Özür dilercesine konuşuyordu. Bu arada çavuş tüfeğini tekrar dolduruyordu. Ayağı, boğazından vurulan adamdan akan kana dalıverdi, askeri botları yerde yağlı, kızıl bir çizgi oluşturdu. “Şu işe bak sen, burayı ele geçirebiliyoruz,” diye bağırdı çavuş, etekleri zil çalarcasına. “Kim demiş beceremeyiz diye?” Onbaşı Flagler, bulunduğu pencereden birden dönerek uzaklaştı. Sinirleri boşalmıştı.

“Çavuş,” diye mırıltıyla seslendi bir adam, zeminde tehlikeden uzak bir yere kendini atarken. “Buna dayanamıyorum işte. Yemin ederim, dayanamıyorum. Bana kalırsa kaçmalıyız.”

Morton, iyi bir çobanın müşfik bakışlarıyla bu adama bakıyordu. “Korkuyorsun Johnston, sen korkuyorsun,” dedi yumşak bir sesle. Adam ayakları üzerine kalkmaya çalışıyor, çavuşa hayranlık dolu bir bakış fırlatıyor, sitemle ve çaresizlikle görevinin başına tekrar dönüyordu. Bir süre sonra yalpalaya yalpalaya ileri doğru gidiyor, ardından gövdesi pencereden dışarı sarkıyor, kolları uzanıyor ve yumrukları sıkılıyordu. Tesadüfe bakın ki, bu ceset çok geçmeden düşman mermilerince kazara tam üç yerinden delik deşik ediliyordu. Çavuş, tüfeğini pencere pervazının taş duvarına dayadı ve kılı kırk yararak şarjörü boşalıncaya dek ateş etti. Hemen arkasında bir adam, sadece dirseğini bir mermi sıyırıp geçtiği için, bir kız çocuğu gibi salya sümük ağlıyordu. “Allahın cezası, kapa çeneni!” dedi Morton, kafasını çevirmeden. Önünde bir zamanlar küçük bir hayalet alayının doldurduğu bir bahçe, tarlalar, ağaç kümeleri, koruluklardan oluşan bir manzara uzanıyordu. Öfkesi giderek artıyordu. “Ne diye bana emirler gönderiyor ki o?” diye bağırdı. “o” sözcüğüne yaptığı vurgu, etkileyiciydi. Yolun bir mil gerisinde Hafif Süvari Birliği’nden bir atlı, ölmüş atının yanı başında ölüp kalmıştı.

Bileğini mermi sıyırıp geçen adam hâlâ mızırdanıp duruyordu. Morton’un öfkesi bu askere yönelmişti. “Çeneni kapayamaz mısın sen? Çeneni kapayamaz mısın sen? Çeneni kapayamaz mısın sen? Savaş! Yapılacak şey bu. Savaş!” Morton’a bir mermi isabet etti, boğazından vurulan adamın üstüne düşüverdi. Mide bulandırıcı bir andı. Çavuş, kanla dolu yüzeye yüzükoyun yuvarlanıverdi. Kendisine bakan yaralıyı görebilmek için son bir çabayla o yöne döndü. “Direnişe devam, Kickers’lar,” dedi, boğuk bir sesle. Kollarının takati kesildi ve yüzü üstüne düştü. Bir süre sonra düşman piyadesinden genç bir er, arkasına sabırsızca davranan adamlarını takmış, bu kötü kokular gelen odada bitiverdi. Fakat, bu kan ve ölüm sahnesiyle karşılaşınca eşikte derhal durdu. Çavuşuna aldırmadan döndü. “Tanrım, en az yüz insan gücünde olduklarını tahmin etmiş olmalıydım.”

 

Çev. Recep NAS

YAZAR: medakitap

mm

Check Also

v1

VEDA – Şiir – Özer AYKUT

Veda ‘Büyük Gürbetçi’ye, T. Uyar’a… Sır vadiye Yalnızlık sıramı bekleyerek indim Denizin karaya girdiği yerdeki …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Powered by themekiller.com