ANA SAYFA / ANA SAYFA / EGON  SCHİELE RESİMLERİNDE BEDEN KAVRAYIŞI 1 – Serdar AYDIN
1145

EGON  SCHİELE RESİMLERİNDE BEDEN KAVRAYIŞI 1 – Serdar AYDIN

“Her bir yorum yapıtı açıklar, ama onu tüketmez; her bir yorum yapıtı hakiki kılar, ama yapıtın mümkün olan tüm öbür yorumlarının bir tamamlayıcısıdır yalnızca.” (1)
“ Katıksız bir kavrayışı betimlemek, anlamsız bir cümle yazmak demektir. Hiç kuşkusuz. Çünkü ne zaman sözcüklere gerçek bir aktarma işlevi gördürülmek istense, ne zaman onlardan, kendilerinden başka bir şeyi ifade etmeleri istense, kendi kendilerini karşılıklı olarak geçersiz kılacak bir şekilde hizaya girerler. Bu, hiç şüphesiz, hayata tüm büyüsünü veren şeydir.” (2)
“İnsanoğlunun uygarlaşma tarihi, bedeniyle yaptığı mücadelenin tarihidir bir anlamda. Kendisini bedeninden yabancılaştırmaya yönelik bir tarih…  Bedenini reddetmenin, yok saymanın, bedeninden utanmanın tarihi…
Bedeni reddetmek, kendine dair “hakikat”in bayağılığına karşı bir tavır almaktır.(Düşünsenize, Tanrı’nın suretinden yaratılan bir bedenin yellenmesine nasıl tahammül edilebilir?)” (3)

 

        I. Bedenin tarihi, hazzın ve mülkiyetin tarihidir.

             II. Bedenin tarihi, aşkın ve cinselliğin tarihidir.

            III. Beden, herkesin ve ben’in içine gömüldüğü organik bir gömütlüktür.

              IV. Beden; zamanın, yaşanan her şeyin ve yaşanamayanların, yani sıradan veya sıra dışı bir insan tekinin hayatına içkin her şeyin organik yontusudur.

 

Tek başına düşünüldüğünde beden, biyolojik hayata ilişkin sıradan bir sözcüktür. Ancak, bedenin bir gösteren olarak gösterdikleri ile ilişkiselliği içerisindeki varlığı ve oluşturulabilecek yorumlar; insan hayatına ilişkin birçok olgunun bütünsellik içerisinde imlenebileceği tanım alanlarının yaratılmasına olanak sağlar. İnsan bedeni merkez alınarak siyasal, toplumsal, ekonomik, sanatsal vb. alanlarda düşünsel savlar oluşturabilir, olgulara ilişkin yorumlar yapıp saptamalarda bulunabiliriz. Bu yazıda da estetik ifadelerin dışlaştırılmasında  bir gösterge olarak kabul edeceğimiz bedenin işlevleri  üzerinde durulacak, Egon Schiele’nin resimlerindeki insan bedenini kavrayışın plastik ve eğretilemeli nitelikleri yukarıdaki önermelerle bir bağlam içerisinde  değerlendirilecektir.

seated-woman-with-bent-knee-1917

Şimdi öne sürdüğümüz savlarla ilgili açımlamalar yaparak, Egon Schiele’nin figüratif resimlerindeki beden kavrayışına, bu kavrayışın sonucunda birer “göstergeye”  dönüştüğüne inandığımız bedenlerin niteliklerine, plastik ve eğretilemeli anlamlarına değineceğiz. İşte ilk sav:

 

  Bedenin tarihi, hazzın ve mülkiyetin tarihidir.

 

Öncelikle tarih kavramının bu savlarda kullanılmasının gerekçesi belirtilmeli. Tarih; geçmişi, şimdiyi ve bir şekilde geleceği de içeren, dolayısıyla sürekliliği imleyen bir kavram olarak konuya ilişkin bütünselliği sağlamada işlevseldir. Çünkü bu savsözlerle ifade edilen düşüncelerin kavramsal artalanı, gerçekliğini tarihin sürekliliğinde bulmakta. Dolayısıyla tarihi birtakım savaşları, olayları belirli bir düzen içerisinde sunan masalsı ve kronolojik tutanaklar bütünü olarak değil; olguları, durumları, yaşananları tikel ve tümel anlamlarıyla, birbirleriyle olan ilişkileri açısından değerlendiren, sürekliliği içeren bir bütün olarak ele alırsak; dayatmalar ve verili görüşlerin dışında değerlendirmeler yapabiliriz. Bu bakış açısından hareketle ilk sav olarak bedenin tarihinin, hazzın ve mülkiyetin tarihi olduğunu söylemekteyiz. Buradaki ağırlıklı kavramın mülkiyet olduğu en başta belirtilmeli. Göçebelikten yerleşikliğe geçen insan toplulukları, yerleşik hayatla birlikte mülkiyet kavramını da oluşturmaya başlamış, toplum yapılarına ve toplumsal hayatın gelişim sürecine koşut olarak gelişen mülkiyet kavramı gittikçe karmaşıklaşmıştır. Mülk sahibi olanın aynı zamanda egemen olması, mülk edinme gerekçelerinin kimi zaman tanrıya, kimi zaman krala, imparatora vb. dayandırılması; mülkiyetin ve mülkiyet kavramının serüveninin insanlığın sosyolojik gelişimiyle koşut bir süreç izlediğini gösterir. Günümüzde, belki de her şey mülk edinmeye, mülkün ve yönetme erkinin elde edilmesine indirgenmiştir. Mülk edinilebilmesi, insanların ütopyalarının bile bireysel mülk edinimlerine indirgenmesi; daha çok para kazanmayı, daha çok çalışmayı gerektirirken, genel anlamıyla sömürüyü de yoğunlaştırmaktadır. Nesnelere dönük mülkiyetin yüceltilmesinin yanında, tene ve tine ilişkin elde etme, mülkiyetine alma mantığı asıl korkunç olandır.

egon-schiele-squatting-male-act-selfportrait-22354

Bedenin mülkiyetinin kime ait olduğu/olması gerektiği sorusuna verilecek yanıt, bütün gerilimin özüdür. Bedenlerinin bilincinde olamayan, bedenleri üzerinde tasarruf hakkı bulunamayan günümüz insanı; tenini ve tinini bir üst iradeye sunmanın ya da teninin ve tininin bir üst irade tarafından elinden alınmasının tepkisizliğini yaşamaktadır. Bu üst irade; toplum, anamal, ideolojiler, cemaatler, ahlak kuralları vb. şekillerde çoğaltılabilirse de, birey olamayan ve kul’a dönüştürülmüş öznenin, bedenini ve varlığını bir başka şeye sunması esas olandır. Günümüz dünyası, tenlerin ve tinlerin anamalcı dizgeye sorgusuzca sunulduğu bir tapınma ritüelinin parodisidir artık. İşte bu nokta ilk savımızın da özünü oluşturur. Yani bedenin tarihi, bedene ilişkin hazzın ve o bedene sahip olma durumunu belirleyen mülkiyet olgusunun da tarihi olacaktır. Aslında çözümlemeye son derece açık olan bu olgu, yazı kapsamı göz önüne alındığında en genel hatlarıyla belirlenmeye çalışılmıştır. Şimdi ikinci savımız:

 

   Bedenin tarihi, aşkın ve cinselliğin tarihidir.

 

Konuyu bir başka yönüyle genişleten bu sav; son derece sorunlu bir olguya işaret eder. Aşk, cinsellik ve beden ilişkisi, tarihsel süreci içerisinde birbirini her yönüyle bütünleyen bir üçlemedir. İnsan tekinin başına gelebilecek en karmaşık durumlardan birisi olan aşk; ben’e içkin duygusal bir deneyim olsa da, içinde bulunulan dış gerçekliğin, yaşanan hayatın dinamikleriyle kuşatılmıştır. En zor olanı da, aşkın neliği üzerine düşünceler üretip, aşkı ve yaşananı anlamlandırmaya çalışmaktır. Bu süreç, aşık olanın tek başına yaşadığı bir deneyim olup, sonuçların ya da bulunabilirse yanıtların kişiye özel olduğu bir durumdur. Ancak, aşkın, mutlaka ilgi içerisinde olduğu kapsayıcı iki olgu daha vardır. Bunlar, beden ve cinselliktir.  Dolayısıyla bedenin tarihinin, aşkın ve cinselliğin de tarihi olduğu söylenebilir. Ayrıca aşk, tutkulu bir cinselliği ve cinselliğin bir yönüyle yurdu olan bedeni,  tensel olanı mutlak olarak içerir.  Burada vurguladığımız aşk; bir insana karşı duyumsanan; tutku temelinde, tenselliği yoğun olarak içeren bir olgu olup, dinginliği esas alan sevgi ile karıştırılmamalıdır. Ancak böylesi bir aşk, bedenin ve cinselliğin tarihsel ilişkisini ortaya koyabilir. Zaten bu savın ilk savla da büyük bir ilgisi vardır. Aşkın sahiplenme, elde etme ve bir şekilde “mülkiyetine alma” özellikleri; hazzı, cinselliği, bedeni ve bedenin mülkiyeti olgularını da içerir. Özcesi aşk; bütün tutkusallığı içerisinde, libidonun bedene yöneldiği; bedeni ve bedenin hazlarını, mülkiyetini elde etmeyi amaçladığı bir durum olarak tanımlanabilir. Bu tanımlamanın dışında kalan “varoluşsal” aşkların olduğu da bir gerçektir. Sözgelimi, Abélard ve Héleoise’nin aşkları… Ancak, günümüzde böyle aşklar yaşanamıyor. Yaşanan; bütün anlamları, sıradanlığı ve özellikleriyle yararcılığın hazza yönlendirdiği, hazzın kutsandığı, doğallıktan uzak bu anlamıyla da çürümüş, kokuşmuş bir “şey”dir. Ya da o yüce aşkların niteliksiz bir yeniden üretimidir. Yani günümüz “aşkları”, haz temelli tensel bir çıldırıya; nicel bir düzüşme pratiğine; bedenler ise sayrılı bir haz nesnesine, bir et yığınına dönüştürülmüştür. İşte bu dönüşümün tarihi, aşkın ve cinselliğin tarihini bedenle ilişkilendirirken; verili olarak sunulan, kodlanmış ve ezbere yaşanan hayatların da betimi olacaktır.

 

Beden; herkesin ve ben’in içine gömüldüğü organik bir gömütlüktür.

 

tumblr_lzp4llSPaB1rpyeuno8_500

Buraya kadarki düşüncelerimiz, bedenin ilgi içerisinde olduğu aşk, haz, cinsellik, mülkiyet gibi kavramlardan yararlanılarak oluşturulurken, aslında sözün son noktada nesneleştirilen insanın acısına/dramına ulaştığı söylenebilir. Zaten sanatçının ya da varlığını gerçekleştirmeye çalışan ben’in açmazı bu noktada oluşur.  İşte üçüncü sav, sözün kıvrandığı, çırpındığı bu noktanın bedene ilişkin simgesel durumunu açığa çıkarır. Varlığın kendini bildiği, maddi gerçekliğe kavuştuğu beden, varlığın içine gömüldüğü organik bir gömütlük de olabilir. Buradaki gömülme olgusu; verili olarak sunulan, verili olmakla da varoluşun koşulsuz özgürlük alanına ket vuran hayatın temel çelişkisini ve gerilimini imler. Tini ve maddesel varlığıyla, kendi bilgisine ve bilincine ulaşarak varlığını gerçekleştirmeye, kendini ifade etmeye çalışan ben’in bu edimi, egemen erk tarafından -bu egemenler ve erk ne olursa olsun hiç fark etmeyecektir- engellenip bastırılırken; egemen erkin istediği özelliklerde “mutand” bir varlık oluşturulur. Bu mutand varlık “ideal” insandır.  Sunulana itaat eden, sorgulamayan, kendine içkin değerlerini yaratmaktan aciz, kitlenin değer yargılarıyla hayatını sürdürmeye mahkum ideal insanın yaratılmasıyla; beden, öznenin içine gömüldüğü organik bir gömütlüğe dönüşmüştür. Bu durum insanın var oluşundan bu yana sürekli karşısına çıkan, her zaman yüzleşilmesi, hesaplaşılması gereken bir olgudur. Üçüncü sav, bu durumu ilk iki savla bütünleştirir. Gömütlüğün organik niteliği süre giden yaşamı imlerken, ölümcül nitelik gömütlüğün kendisinde anlamlanacaktır. Yaşarken ölü olma hali, ya da ölülerin yaşıyor olma yanılsaması savımızın omurgasını oluşturur. Bu omurgaya eklemlenen ve kısaca değindiğimiz yukarıdaki nitelikler, sav sözler arasındaki ilişkiyi bütünler.  Şimdi son sava değinelim.

Beden; zamanın, yaşanan her şeyin ve yaşanamayanların, yani sıradan veya sıra dışı bir insan tekinin hayatına içkin her şeyin organik yontusudur.

zp_egon-schiele_sitzender-weiblicher-akt_female-nude-sitting_1914

Bu savımızda yer alan organik yontu nitelemesi, bedene ilişkin söylediklerimizin tamamını içermektedir. Hayatı sürdürmeye yönelik edimlerin birey üzerinde yarattığı etkiler ve sonuçları bedende çeşitli izler bırakırken; bütün bir hayatın ben’e ait yontusu bu sürecin sonunda oluşur. Beden, geçen her anın izlerini taşıyacaktır. Bir insanın yüzü, elleri, kolları yani bedeni incelendiğinde, yaşadığı hayatın özellikleri ortaya çıkarılabilir. Tende oluşan her kıvrım, her kırışık, her iz, bir silindir gibi insanın üstünden geçen ve onu mutlak son olan ölüme her an biraz daha yaklaştıran zamanın imleridir. Yaşlı bir insanın son anlarını yaşayan bedeni ile bir bebeğin ilk anlarını yaşayan bedeni karşılaştırıldığında ortaya çıkan durumun, hayatın ve zamanın acımasızlığının en önemli göstereni olduğu söylenebilir. Ayrıca bu durum, verili gerçekliğin içerisinde hayatını tüketen ben’in aymazlığının ya da varlığını gerçekleştirmek için verdiği özgürlük mücadelesinin organik bir yontuya dönüşmüş bedendeki izleri olarak da değerlendirilebilir. Ya da hayatın hiçbir ayrım gözetmeden, her insanda bir başka şekliyle oluşturduğu, yaşanmış olan her şeyin izleriyle var ettiği organik bir yontudan başka bir şey değildir bedenlerimiz! Belki de öznenin hiçbir zaman kendisinin kılamadığı bedeni, hayatın egemenleri tarafından her şekilde pazarlanan bir et yığınıdır. Sayrı bir haz nesnesine dönüştürülmüştür. Alınıp satılmakta, tüm önemi kullanım değerine göre belirlenmektedir. Çünkü varolan dizge içerisinde en çok kullanılan “anamal”, bedendir!

113789365_large_Egon_Schiele

Buraya kadarki saptamalarımız sonrasında tümel sorunun  “bedenin gerçekliğinin ve beden kavrayışının niteliklerinin neler olduğu” şeklinde belirlenebileceği söylenebilir. Beden gerçekliğinin nesnel nitelikleri ile nesnel olmayan, simgesel, göstergesel vb. nitelikleri, bu sorunun bütünleşik yanıtını oluşturacaktır. Bu yanıt aynı zamanda bedenin çoğul anlamlarının, algılamalarının kavramlaştırılması olarak da değerlendirilebilir.

 “Her resim, suretine talip olduğu şeyin dışına taştığı yerde kendisiyle buluşur.” (4)

Egon Schiele’nin bedenlerinin/figüratif resimlerinin, “suretine talip olduğu şeyin dışına taştığı yerde” varolmaya başladığı, dolayısıyla buraya kadar söylenen her şeyi alabildiğine genişleten bir bağlam oluşturarak “bedenin gerçekliği ve kavrayışını” sorgulayan, ya da ressamın insan bedeni ile kurduğu çok boyutlu algı ve kavrayışı dışa vuran resimler olduğu söylenebilir. Belirttiğimiz üzere bu sorgulamanın/kavrayışın kavramsal, nesnel ve nesnel olmayan nitelikleri ile resim sanatına ait plastik öğeleri vb. birçok olgu, oluşturulacak estetik algının / anlamın çoğul niteliklerini belirleyecektir. Arkaik ve Klasik dönem heykellerinde, resim tarihinin bazı dönemlerinde anatomik ve oransal olarak “kusursuzca” ifade edilmeye çalışılan insan bedeni; Egon Schiele’nin resimlerinde bu özelliğinden yalıtılır. Sadece Egon Schiele’de değil, bir şekilde hısım sayılabileceği Soutine, Kokoschka gibi dışavurumcu ressamlarda da aynı özellik görülür. Bu ressamlar, beden kavrayışının kusursuzluğuna karşıt olarak, “kusurlu” bedenleri resmetmeye çalışmışlardır. Tuvalde yaratılan bu “kusurlu” bedenlerin nitelikleri sanatçıların öznelliklerine ve plastik kavrayışlarına bağlı olarak farklılıklar gösterir. Ancak, başta Egon Schiele olmak üzere, Soutine ve Kokoschka’nın beden kavrayışlarında eğretilemeli (metaforik) nitelikler başattır. Denebilir ki ideal insan bedeninin eğretilemeli karşılıklarıdır bu ressamların bizlere gösterdikleri. Dolayısıyla ressamları tarafından var edilmiş plastik bedenlerin, eğretilemenin nitelikleri açısından irdelenmesi gerekir. Böylesi bir irdelemede dikkati çeken ilk olgu, beden deformasyonlarının yoğunluğudur. Öncelikle bu deformasyonların plastik ve kavramsal gerekçeleri çözümlenmeli. Dışavurumcu ekolün oluşmasına neden olan her türlü olgunun bu deformasyonların ve beden eğretilemelerinin de gerekçesi olduğu söylenebilir. Çözümleme, sanat tarihini ve sanat yapıtlarını kronolojik olarak inceleyerek yapılabilir. Ancak, bu çabanın hacmi çok büyük olup bu yazının kapsamını aşar. Egon Schiele’ye ve bedenlerine dönersek, beden eğretilemesinin niteliklerini açımlayabiliriz. Nesnel (ideal) bedenin, nesnel gerçeklikle ya da bize sunulan  “ideal gerçeklikle” koşutluk içerisinde olduğu söylenebilir. Ancak, tuval üzerinde yaratılmış plastik bedenler, “ideal bedenden” hayli farklıdır.  Bu farklılaşma durumu karşıt bütün bir bağlam yaratır. Dolayısıyla nesnel beden ile ressamın beden kavrayışı sonrasında oluşturduğu plastik bedenler bu bağlam içerisinde “çakışırlar” ve eğretilemenin oluşmasını sağlarlar. Schiele’nin bedenleri “suretine talip olduğu şeyin dışına taşmış”, taştığı yerde varolmaya başlamış, asıl ile suret eğretilemenin olanakları içerisinde çakışmıştır. İşte bu çakışma Egon Schiele’nin beden kavrayışının ve oluşan beden eğretilemesinin temel gerekçesini oluşturur. Plastik olarak yaratılan bedenler, ideal(nesnel)  bedenin yerine geçerken, figürlerin varlık alanı ideal (nesnel) olanın dışında oluşacaktır. Bu “dışında olma durumu”, ideal olanla ontolojik anlamda bir “sınır konum ilişkisi” yaratır. Sınır konum ilişkisi iki varlık alanı arasında geçişimi öncelerken, ressamın plastik öğelerle bütünleyerek ifade ettiği görüş alanını, ya da içsel kavrayışını imler. Egon Schiele’nin görüş alanı, görüşün derinliği ile koşut bir bağlamda içseldir.

 

(DEVAM EDECEK…)

 

  DİPNOTLAR:

 

  • Umberto Eco, Açık Yapıt, s.27, Türkçe’si:Pınar Savaş
  • Samuel Beckett, Dünya ve Pantolon, s.21, Türkçe’si: Cem İleri
  • Erhan Baş, Genç Sanat Dergisi, Sayı:88, s.11, ‘Hakikat Yüzünden Ölmeyelim Diye Var Sanat’ adlı yazı
  • Mehmet Ergüven, Gölgenin Ucunda, s.119

YAZAR: Serdar Aydın

Check Also

1

BİR RASTLANTI: JACQUELİNE du PRÉ – Serdar AYDIN

  Öğle üzeriydi. Deniz kenarındaki bankta oturmuş, güneşin tenimizi ısıtmasının rehavetini yaşıyorduk. Banka sırt üstü …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Powered by themekiller.com