ANA SAYFA / ANA SAYFA / SEVGİLİ YÜKSEL ARSLAN… – Serdar AYDIN
IMG_6057

SEVGİLİ YÜKSEL ARSLAN… – Serdar AYDIN

Bu mektubu, siz gittikten sonra yazıyorum. Nesnel olarak ulaşmayacağını biliyorum. Ama imgesel olarak belki de ulaşır sanısına sahibim. Aslında ulaşsın diye umut ediyorum. Umuttan ve dilemekten başka bir çarem yok çünkü.

Ülkemizden ayrıldıktan kırk yıl sonra, İstanbul’a, görkemli bir retrospektif sergiyle dönmüştünüz. Ve ben, bu sergi haberini alınca çok ama çok heyecanlanmıştım. Serginin açılışına gelmedim. Açılışları ve kokteyllere katılımda ustalaşmış zevatı hiç sevmiyordum. Gelseydim, belki de tanışabilirdik. Gerçi sizinle tanışmak, o an için, çok da önemli değildi. Kışkırtıcı olan yarattığınız yeni sanatın ulaklarıyla karşılaşmaktı. Orijinal Arture’leri görebilecektim… Açılışın sonrasında İstanbul’daydım. Olasılık sizinle aynı anlarda o şehirdeydik. Yaklaşık üç gün boyunca, deyim yerindeyse sergi alanına yerleştim. Üç kata yayılan Arture’leri, her kata bir tam gün ayırarak “görmeye” çalıştım. Gördüklerimin veya gördüğümü varsaydıklarımın bende yarattığı algı deneyimi, tek kelimeyle sarsıcı ve şok ediciydi. Sergi sonrasında “Arture” adını verdiğiniz işlerinizin neliği üzerine yoğun biçimde düşünmeye başladım. Gerçi yıllar önce baskısı yapılan Defterler’inizden beri, sizi ve işlerinizi takip etmeye çalışıyordum. Ancak Arture’lere ulaşmak ciddi bir sorundu. Koleksiyonuna Arture eklemiş koleksiyonerlerle ahbap değilseniz, orijinal bir Arture görme şansınız yoktu. Benim de böyle bir şansım olmadı. Çünkü sizin gibi bir işçi çocuğuydum ve hiçbir koleksiyoner ahbabım değildi. Retrospektif sergi, bu anlamda bir vahaydı benim için. Sergi görevlileriyle arkadaş olmuştum. Açılış saatinden önce gelip, kapanış saatine kadar sergi alanında kalıyordum. Her katta bir tam gün geçiriyor, her Arture’e uzun uzun bakıp, sizin yarattığınız bu görsel imleri “görmeye” çalışıyordum. Yeni bir sanat var ettiğinizi savlıyordunuz. Bu inanılmaz bir iddiaydı ve mutlak bir özgüveni, dünyaya ve sanat dünyasına karşı tek başınıza bir duruş sergilemenizi gerektiriyordu. Dolayısıyla İnsan’ın tarihini kendinizden başlatmanız hiç de şaşırtıcı değildi. Yarattığınız imgenin ve görsel kozmosun içerisinde savruluyordum. Bir Arture’den ötekine çarptıkça, maruz kaldığım çok eksenli dinamik devinim ben’i kendime yaklaştırırken bir şeylerden de uzaklaştırıyordu. Bir tür belirsizliğin içerisine çekiliyordum. Hiçbir şey ve hiç kimse için değil; sadece ve sadece kendim için, bu çekilme ve savrulma halini açıklayabilmeliydim. Elbet ki bu açıklama isteği, kuramsal bir temellendirmeyi ve kavramlaştırmayı içeriyordu. Ama sonuçta gördüm ki, siz kendi kuramınızı oluşturmuş ya da kuramın tamamen dışında kalarak, mutlak bir imge yaratmıştınız. Dünyaya karşı tek başınaydınız ve yeni bir dünya, imgesel bir kozmos kurmuştunuz. Bu hali ancak betimleyebilirdim ve yeterince güçlü bir betim oluşturabilirsem, metnimi okuyacakları sizin sanatınıza yakınlaştırabilir, bir umutla, Arture Sanatı’na ve kozmosuna bir yaklaşım oluşturabilirdim. Bu amaçla çalışmaya başladım. Ve süreç, beş uzun yıl sürdü. Sonuçta ‘Ego Contra Mundum’ adını verdiğim dosyamı bitirdim.

IMG_5982

Siz, kitaplardan bir kozmos yaratmış ve adını da koyduğunuz yeni sanatı, Arture Sanatı’nı var etmiştiniz. Benim de en büyük amacım ve tek dileğim, sizi ve sanatınızı mesele eden dosyamın kitap halini görebilmenizdi. Diyebilirim ki o uzun beş yılın her anında bu istekle ve isteğimin yarattığı güçlü motivasyon duygusuyla çalıştım. Ego Contra Mundum adlı kitabımın kapağına dokunduğunuzu, gözlüklerinizi takıp ilk sayfalardaki sunuşumu okuduğunuzu, göbeğinizi hoplatarak, bıyıklarınızı burarak, görkemli kahkahanızı atıp, “Bu bir delilik, neler yazmış bu çocuk” diyeceğinizi, hayal ettim. Belki de atölyenizde ve karşınızda durup, sizin tepkinizi izleyebilirdim. Niye böyle bir beklentiye girmiştim, bilmiyorum. Yazdıklarımı okumak bile istemeyebilirdiniz. Her şey olasıydı. Sonunda anladım: Ben, kendim için yazmıştım. Kendimin, yazan ben’in İnsan olma halinin algısı, sizin var ettiğiniz görsel kozmosun içerisine nüvelenmiş ve oradan bir başka boyuta, yazan ben’in var oluş bağlamına ulaşmıştı. Zaten öyle değil midir? Sizin de yanınıza çağırdığınız, Etkiler Serisinde konuk ettiğiniz yaratıcı insanların tamamı, aslında kendi var oluşunuzun ve varlığınızı dışavurumunuzun yoldaşları değil miydi? Şimdi siz, yarattığınız görsel imlerle ve kozmosla bana bu şansı vermiştiniz. Artık rahatlamıştım ve verdiğim emeğin nedenini, niyesini biliyordum. Bu bilgi ve coşkuyla, dosyamın kitaplaşması için çaba harcamalıydım.

Evet, çok büyük bir çaba harcadım.

Oysa Arture Sanatı üzerine yazılmış, ilk ve tek telif eser benim dosyamdı ve ilk önerdiğim yayıncıdan olumlu yanıt alacağımı, çabucak basılacak kitabımı en kısa sürede size, atölyenizdeki masanızın üzerine ulaştırabileceğimi sanıyordum!.. Bu sanma halimin, kısa bir zaman sonra nasıl bir kaosa ve karabasana dönüşeceğini tahmin bile edemezdim. Büyük bir hayal kırıklığı ve beklenti kırılması yaşayarak gördüm ki yanılmışım!.. Hem de fena halde yanılmışım…

Bir kitap önerisi için ilk kez bu kadar çok yayıneviyle görüşüyordum. Kendi şiirlerimin ve kitaplarımın basımı için gösterdiğim çaba, meğerse çaba bile değilmiş. Ego Contra Mundum adlı dosyam nasıl belalı bir dosyaymış ki mutlak bir ilgisizlik ve sessizlikle karşılaştı. Ülkemizdeki bütün yayıncılara, neredeyse ulaştım. Çoğu yayıncı önerime yanıt bile vermedi. Nezaket sahibi birkaç yayıncı ise programlarının dolu olduğu gibi gerekçelerle reddettiler. Ama neredeyse hiç kimse merak etmedi yazdıklarımı ve okumak bile istemedi. Sanki sanatınız üzerine onlarca kitap yazılmıştı da benim dosyam fazla gelmişti “piyasaya.” Anlamıyor ve algılayamıyordum; bu merak etmeme ve okumama inadını. Oysa kataloglarınız basılıyordu ardı sıra. Ünik bir sanatçıydınız ve yeni bir sanat yaratmıştınız. Ve sanatınız üzerine yazılmış tek telif eser bu dosyaydı. Ama kimse, bırakın kitaplaştırmayı, okumak bile istemiyordu!.. Eminim ki görkemli bir kahkaha daha atıyorsunuzdur şu an. Belki de “Evladım sana ne, boş ver bu yazı çizi işlerini, bak bahar geldi, kırlara çık, çiçek topla, seviş sevgilinle, olmadı bir ağacın karşısında mastürbasyon yap Kant Amca gibi, rahatla, gülümse ve unutma, sonunda ölüm var…” diyerek, beni sarakaya alıyorsunuzdur. Belki de dediklerinizi yapmalıyım. Çok mu ciddiye alıyorum insanları ve her şeyi? Artık boş verip gülümsemeliyim. Ama en çok içimi acıtan, sizi tanıyan, bilen dostlarınızın, arkadaşlarınızın bile bu dosyayı okumak istememesiydi… Belki dostlarınızdan bazıları ya da o saygın yayınevlerimizin editörlerinden birkaçı okusaydı yazdıklarımı, bu kadar üzülmezdim. Ama yaşadığım bu mutlak ilgisizlik kalbimdeki derin yaranın acısını her an büyüttü…

Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Sizin büyük bir sanatçı olduğunuzu her yerde söyleyenler, birlikte fotoğraf çektirip sosyal medyada paylaşanlar, sanatınızın neliğine dair yazılmış bu dosyayı ve savları okumayı istememişti. Son bir çabayla telefonunuzu buldum ve atölyenizi aradım. Sonradan öğrendim ki duyma sorunları da yaşıyormuşsunuz. Ağır aksak bir telefon konuşmasıydı. Anladınız mı beni, bilmiyorum. Ben, anlatabildim mi kendimi, emin değilim. Heyecandan ne dediğimi bile anımsamıyordum. Sonradan aklıma geldi ve sosyal medyadan kızınıza ulaşmayı başardım. Dosyamı e-posta ile gönderdim ve çıktısını alıp size ulaştırmasını rica ettim. Sanırım, bu şekilde dosyam atölyenizdeki masanıza ulaştı. Okuyabildiniz mi, bilmiyorum. Sadece enteresan bir çalışma olduğunu söylemişsiniz diye duydum. Hepsi bu…

Gidişinizden sonra birçok yerde anıldınız. Vefat haberleriniz, hatta bir galeride gıyabi anma ve cenaze töreniniz yapıldı. Sanatınıza dair konuşmalar oldu ve yazılar yazıldı. Sizinle fotoğraf çektirmiş zevat sosyal medya başta olmak üzere paylaşımlarda bulundu. Ne büyük bir ressam(?) olduğunuzdan söz edildi. Evet, kızmayın lütfen, hala Anadolu’da bir ressam olarak algılanıyorsunuz, haberiniz olsun.    Oysa siz yeni bir sanat var etmiş ve Arture’lerinizin resme karşı olduğunu da defaten duyurmuştunuz. Cehaletin tılsımı ülkemizin üzerinden bir türlü gitmiyor. Çünkü sanatınızın neliğini irdeleyen müstakil ve telif eserler üretilmiyor. Üretilene ise, hiç kimse iltifat etmiyor.  Diyesim, sanki herkes, bir sebepten dolayı ve bana haber vermeden, okumama ve sessizlik yemini etmiş!..

Sonuç olarak az sayıdaki dostlarımın dışında, hiç kimseye ulaştırıp okutamadım metnimi. Ve siz de kitaplaşmasını göremeden göçüp gittiniz bu dünyadan. Peki, şimdi ne yapmalıyım? İnanın bilmiyorum. Gidişinizin yarattığı üzüntü hali, size dair ve samimiyetten çok uzak paylaşımları gördükçe daha da yoğunlaşıyor. Herkesin bir maskesi mi var? Sanatınızın algılanmasının güçlüğünden ve olağanüstü bir yaratıcı olduğunuzdan söz ediyor, telefonuma çıkmayıp, sekreterine kendisini yok dedirten ve bu metni bırakın okumayı, görmemek için bile her türlü yolu deneyen kıymetli, emeğe değer veren büyüklerimiz. Ve bu ülkedeki gençler, ne kadar az destek görüyor yaşlılardan.

Yavaş yavaş sözcüklere olan inancımı da yitiriyorum. Veriminizin devasa hacmi karşısında, bize sunduğunuz imgenin neliğini betimlemeye çalışan bir yazar olarak, bu sessizlik duvarı ve belki de sözcüklerin derdi ifşa etmeye yetmeyen çaresizliği içimi acıtıyor. Bazen dosyamı yakıp yok etmeyi düşünüyorum. Hem de kahkahalar atarak, Canetti’nin kült karakteri Prof. Kien gibi. Sonra kendime kapanıp, içime çöküyorum. Ne yapmalıyım?.. Bilmiyorum…

Sevgili Yüksel Arslan…

Gidişinizin ardından yazdığım bu mektubu, sadece kendime yazmışım gibi duyumsuyorum. İçinde bulunduğum haleti ruhiye, bu derdi dışa vurmayı zorunlu kıldı sanki. Siz, gittiniz. Biz, derdimizi söyleyerek ve bir “hemdert” bulmayı umarak yaşayacağız. Bulabilecek miyiz? Emin değilim. Hem de hiç… Düşlerimizi de paylaştığım az sayıdaki dostumla, kendi kendimize “bir gün mutlaka…” diyerek, sanki bir ütopyanın sav sözüne dönüştürüyoruz, bu dosyanın basılma ve daha da önemlisi “okunma” olasılığını… İnsan’dan umudumu mutlak olarak kestim ve fakat Onlar’la yaşamaktan başka bir olasılığım da yok…  Diyesim, durum bu merkezde ve hiç de umutvar değil… Neyse…

Sözlerimi bitirirken, gittiğiniz yerde huzur bulmanızı ve Arture üretmeye devam edebileceğinizi umut ediyorum. Size elveda derken, Beethoven’in 9.Senfonisinin koral bölümünü seçiyorum fon müziği olarak. Bilmem sever miydiniz? Ama sanki içinde bulunduğum bu tuhaf ironiyi ve yoğun kederi, o partisyondan başka hiçbir şey ifade edemez duygusu ve inancındayım.

Güle güle Yüksel Arslan…

Şiir başlıyor.

Ve sanki hiç bitmeyecek…

 

IMG_5986

 

Görseller: Serdar Aydın…

YAZAR: Serdar Aydın

Check Also

Cold_Stare_by_ValentinaKallias

GÖRME VE GÖRME KÜLTÜRÜ: VAROLUŞU TEMELLENDİREN KURUCU BİR ÖĞE – Serdar AYDIN

“Bakmak her zaman deşifre etmektir: Gördüğüm şey nedir?” (1)             İnsanın süre giden hayatı içerisinde …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Powered by themekiller.com