ANA SAYFA / ANA SAYFA / ŞİZOFRENİ, PORNOGRAFİ VE JAM SESSION – Serdar AYDIN

ŞİZOFRENİ, PORNOGRAFİ VE JAM SESSION – Serdar AYDIN

 POETİKAMIN KAVRAMLARI ÜZERİNE-II: ŞİZOFRENİ, PORNOGRAFİ VE JAM SESSİON…

 

‘’Umutsuzluğumuz insan kalmak içindi’’(1)

 Sanat ile felsefe arasındaki zorunlu ilişki ortak paydasını varlığın anlamlandırılmasın da bulur. Sanatçının anlamlandırma uğraşının sonuçları yapıtlarıdır. Filozof ise kavramları ve düşünce dizgesi ile tasarımını oluşturur. Dolayısıyla sanat yapıtlarının felsefenin kavramlarıyla koşut olduğu, sanat ile felsefe arasındaki zorunlu ilişkinin yapıt-kavram ikiliği açısından değerlendirilebileceği söylenebilir. Bir başka şekilde ifade edersek; filozofun kavramsal bilgi üzerinden temellendirdiği dizgesi, sanatçının sezgisel bilgiyle yarattığı yapıtlarıyla koşuttur. Ayrıca sanatçı güzeli içeren yapıtlarıyla estetiğin konusu olup filozofun ilgi alanındadır. Filozof ise güzelin ne olduğuna ilişkin sorgulamasıyla, estetik tasarımlarıyla sanatçının ilgi alanındadır. Bu bağıl ilişki kavramsız sanat veya estetik alanında tasarımı olmayan felsefe dizgesinin olamayacağının da en önemli göstergesidir.

Herhangi bir sanatçının yapıtlarının, yapıtlarıyla oluşturduğu estetik kavrayışının bütüncül olarak değerlendirilebilmesi için bu olgulara karşılık gelen kavramların neler  olduğunun bilinmesi  gerekir. Bu gereklilik sanat felsefecileri, estetikçiler, eleştirmenler tarafından yerine getirilebilir. Ancak sanatçının da yaratı uğraşını çevreleyen kavramların neler olduğunu düşünmesinin ve düşüncelerini ifade etmesinin gerekli olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle Poetikamın Kavramları Üzerine-I adlı yazımızda Yara, Cinnetin Şiiri, Poetik Hiçlik olarak adlandırdığımız üç majör kavramla/kavramsallaştırmayla düşüncelerimizi ifade etmiştik. Bu yazıda ise belirlediğimiz kavramlarla ilişki içerisinde bulunan ve kavramsal bütünlüğü oluşturduğunu düşündüğümüz minör kavramlar üzerinde durmak istiyoruz.

Öncelikle konu edineceğimiz kavramların hangi yönleriyle değerlendirileceğini belirterek olası bir  kavram  karmaşasından  sakınmayı  amaçlamaktayız. Bu  nedenle  yazımızın  alt  başlığı olarak kullandığımız kavramların hangi  özellikleri üzerinde  duracağımızı  çizgisel  olarak  göstermek  istiyoruz.

 

Şizofreni → Parçalanış → Yabancılaşma

 

Pornografi →  Bütünün Parçalanışı,  → Günümüzdeki Hayatın

Oluşturucu Öğelere          Özelliklerinin

Mutlak Vurgu                   Belirlenmesi

 

Jam  Session → Doğaçlama, Üretim  → Şiirsel  Teknik  ve Söylem Tekniği ve Coşkusu

 

Bu belirlemeden sonra ilk kavrama ilişkin düşüncelerimizi ifade edebiliriz. Şizofreni ve parçalanış ya da parçalanmak eyleminin şizofreni olgusu içerisindeki işlevselliği kavramsal bir bütünlük oluşturur. Denilebilir ki şizofreninin temel karakteristiği parçalanıştır. Parçalanmak eylemindeki güçlü devinim, oluşan şizofren durumun özüdür. Devingen bir yapıya sahip olan bu öz çoğalma eğilimi ile tekil olan bütünün parçalanmasına neden olur. Var olan gerçekliğin parçalanması ve bu parçalanış sonrasında bir başka gerçekliğin oluşarak şizofren öznenin bu yeni gerçeklik içerisinde hayatını sürdürmeye çalışması ulaşılan sonuçtur. Ve sorun tam bu noktada oluşur. Var olan gerçeklik ile şizofren öznenin içinde bulunduğu öznel gerçekliğin uyuşumsuzluğu sorunun tanım alanıdır. Şizofren özne açısından oluşan yeni gerçekliğin sahiciliği, onun dışındaki herkes için muğlak, anormal ve hastalıklıdır. Bu durum dengelenemez bir uyumsuzluğun, davranış bozukluğunun da nedenidir. Dolayısıyla şizofren öznenin gerçekliğini algılamaya çalışan herkes yeni bir anlamlandırma dizgesi yaratacaktır. Bir başka şekilde söylersek; gerçekliği parçalanmış ve eşzamanlı olarak bir başka gerçekliğin oluşumunu yaşayan özne oluşan yeni gerçekliğin dışında var olan her şey karşısında mutlak bir yabancılaşma yaşayacaktır. Bu yabancılaşmanın sonuçları bireysel ve toplumsal alanda kendini gösterecektir. Sürdürüle gelen günlük hayat ve edimler sürdürülemeyecek, değerler ve yargılar dizgesi birbirine girecektir. Oluşan yeni gerçekliğin değerleri egemenliğini kurarken nesneler ve sözcükler yeni anlamlar, kavramsal karşılıklar edineceklerdir. Var olan gerçeklik ile oluşan gerçekliğin savaşımı her şeyin birbirine girmesine neden olacaktır. Bu kaotik durum yeni gerçekliğin egemenliğiyle bir düzene evrilirken, şizofren özne var olan gerçeklik ve hayat karşısında tutunamamanın son noktasında kendine kapanacaktır.

arton7089

Şimdi devasa bir yaraya dönüşmüş hayatın içerisinde cinneti yaşayan, poetik hiçliğe savrulmuş ve cinnetin şiirini yazan şair açısından düşündüğümüzde şizofren özneye ilişkin savladığımız her şeyin şair içinde geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Farklı bir bilinç hali içerisinde olan şair var olan gerçeklikle, değer ve yargı dizgesiyle, yani yaşanan hayatla uzlaşamayıp yavaş yavaş bir şizofrene dönüşecektir. Cinnetin şiirini yazan şair, bu dönüşümün gerekçeleriyle boğuşurken, hayatı bir yaraya dönüştüren, cinneti yaşamasına neden olan anamalcı dizgeyle ve bu dizgenin efendileriyle de hesaplaşacaktır. Bu hesaplaşmanın sonunda yazdığı şiir, efendilerin ve onların öngördüğü ölçütler doğrultusunda yaşanan bu kokuşmuş hayatın, irin dolu yaranın suratına kustuğu öfkesi olmalıdır ki bu cinnetin şiirinin tam da kendisidir. Şiirin bireysel bir dışavurum olduğunu düşünürsek, bu dışavurumun siyasal, sos-yal, ekonomik artalanı şiirin reel varlık tabakasını etkileyecek, uzlaşılamayan günlük hayatın her anından beslenecektir. Ve öfke cinnetin şiirinin, bu şiiri yazan şairin kaçınılmaz varlık durumu olacaktır. Çünkü anamalcı dizge ve değerlerin mutlak sultasında yüzyılın sonunu yaşayan şair, kardeşi Gregor Samsa’nın yaşadığı dönüşümün çok daha acımasızını, yaşamaktadır. Gittikçe mutlak bir inançsızlığa, umutsuzluğa, hiçliğe savrulan şair; insan kalabilmek için u-mutsuzluğuna ve şiirine sarılacaktır. Çünkü şiirden başka sığınabileceği, kendini ifade edebileceği, çığlığını ve çığlığının yankısını duyabileceği başka bir’’şey’’ yoktur. Çünkü şiir her şeydir.

 

Pornografi →  Bütünün  Parçalanışı,  → Günümüzdeki Hayatın

Oluşturucu Öğelere           Özelliklerinin

Mutlak Vurgu                   Belirlenmesi

 

Pornografinin kavramsal açılımları bir çok alanda işlevseldir. Özellikle sanat açısından düşünüldüğünde pornografi oldukça gerilimli tartışmaların odağı olagelmiştir. Pornografi çoğunlukla sanat dışı bir kavram olarak değerlendirilmiş, bu değerlendirmenin karşısına erotizm konulmuştur. Erotik olanın sanatsal, pornografik olanın ise sanat dışı olduğu yaygın bir görüştür. Pornografik olanın kaba ve incelikten yoksun, erotik olanın güzel ve estetik bulunması bu görüşün bir sonucudur. Bu bakış açısıyla erotik olanın meşru, kabul edilebilir; pornografik olanın ise gayri meşru, kabul edilemez olduğu söylenebilir. Ahlaki değerlerin ikiyüzlülüğü, erotizmin maskeleyici uyumculuğuyla örtüştüğünde, pornografik olan ahlaksız ve uygunsuz diye yaftalanmıştır. Denebilir ki erotizm statükoyu ve ahlaki olanı simgelerken, pornografi statükonun ve ahlakın dışındakini, yani sınırsız ve özgür olanı imler. Pornografik olanın doğrudanlığı, erotik olanın dolaylılığıyla ve meşru olanla çelişmesinin özüdür. Ancak sanat söz konusu olduğunda böylesi kesin yargıların geçerli olmadığı söylenebilir. Birçok sanatçının yapıtları, içinde yaşadıkları zamanda pornografik ,’’iğrenç’’ bulunarak dışlanmış ancak sonraki zamanlarda sanatsal anlamda değeri verilerek ‘’güzel’’ bulunabilmiştir. Dolayısıyla güzel ile iğrenç, erotik ile pornografik, meşru ile gayri meşru arasındaki sınırın her zaman bir göreliliğe sahip olduğu söylenebilir. Sözgelimi Egon Schile ve Modigliani’nin kimi çıplaklarının pornografik, ahlak dışı bulunarak toplanması, sergilerin kapatılması, ancak günümüzde bu resimlerin resim sanatının bir döneminin başyapıtları olarak kabul edilmesi ilgi çekicidir. Bizim açımızdan pornografinin poetik bir kavram olarak alınmasının nedeni yukarı da belirtilen ‘’olumsuz’’ niteliklerinin yanında, içinde bulunduğumuz hayatı ve cinnetin şiirini ifade etmede doğrudan bir işleve sahip olmasıdır.

c7a2b56d41b97e0649845fc04e84d6e7

Pornografinin temel özelliği, yukarıda çizgisel olarak ifade ettiğimiz bütünün parçalanması ve oluşturucu öğelere mutlak vurgudur. Bu özellik yaraya dönüşmüş hayatın içeri-sinde, cinneti yaşayan şairin kendisini ifade ederken kullanabileceği bir olanaktır. Tümel olarak bir yaraya dönüşmüş hayatın içerisinde, yarayı oluşturan öğelere mutlak vurgu yapılması aynı zamanda tümel olanın parçalanmasına da neden olur. Bu durumun en önemli sonucu oluşturucu öğelerin algılanmasını, farkına varılmasını sağlamaktır. Böylece denizde olup da denizi bilmeyen balıkların, öncelikle içinde bulundukları denizin farkına varmaları sağlanacaktır. Ancak bu farkındalıktan sonra düşlenen bir başka denize ya da var olan denizin niteliklerini istenilen yönde değiştirme iradesine sahip olunabilir. İşte bu durum, yaraya dönüşmüş hayatın içerisinde cinneti yaşayan şairin; yarayı ve cinneti ve kendisini ifade edebilmesinin biricik koşuludur. Yani cinnetin şiirini yazan şair, teknik açıdan, söylem ve içerik düzleminde pornografik bir vurgudan kaçınmamalı, aksine bütünü parçalayarak oluşturucu öğelere doğrudan vurguyu öne çıkarmalıdır. Böylesi bir vurgunun bir diğer sonucu estetize edilmiş olanla estetik olan arasındaki ayrımda ortaya çıkacaktır. Kitle kültürü ve kültür endüstrisi açısından vazgeçilmez bir olgu tüketime sunulan ürünlerin estetize edilmesidir. Endüstri mantığı içerisinde seri olarak üretilen ‘’sanat yapıtları’’, kitlenin tüketimine estetize edilerek sunulurken, tüketimi artırmanın en önemli koşulu estetize etme yeteneğidir. Bu niteliksiz kiç ürünler kitle kültürünün araçları ile estetize edilip sanat yapıtları olarak tüketime sunulduğunda, ‘’sanat yapıtı tekniğin olanaklarıyla yeniden üretildiğinde’’ oluşan yanılsamanın/simülasyonun parçalanmasının tek yolu, pornografinin oluşturucu öğelere doğrudan vurgu yapan söylemidir. Bu doğrudanlık ile oluşturucu öğelerin niteliği belirlenirken, bütünün parçalanmasıyla, simülasyonun parçalanması eşzamanlı olarak gerçekleşecek, estetize edilmiş olanla estetik olanın ayrımı da yapılabilecektir.

Jam  Session → Doğaçlama, Üretim  → Şiirsel  Teknik  ve Söylem Tekniği  ve  Coşkusu

Göz alabildiğine uzanan pamuk tarlalarındaki zenci kölelerin içten içe mırıldandıkları ezgiler öfkeyi, acıyı, hüznü ve daha bir çok duygu durumunu ifade ederken bu insanlar kederlerini ve kaderlerini anlatan bir müzik türünün de yaratıcısı olmuşlardır. İş şarkıları ile başlayan bu müzik gelişim süreci içerisinde başta blues olmak üzere çeşitli adlarla sınıflandırılabilecek ifade tarzlarından beslenerek günümüze ulaşan caz müziğidir. Cazın tarihi aynı zamanda insanlık tarihi içerisinde ki en önemli özgürleşme hareketinin de öznel tarihidir. Siyah ırk, köleliğinin zincirlerini parçalarken moral motivasyonunu yarattığı müzik ile oluşturmuştur. Kölelikten kurtuluş mücadelesi inanılmaz acıları içeren bir tarih yaratırken; caz, beslendiği birçok müzikal ifade tarzlarıyla birlikte günümüze ulaşmış ancak temel özelliğini hiçbir zaman yitirmemiştir. Bu temel özellik caz jargonu içerisinde Blue Note diye adlandırılan duygu durumudur. Denebilir ki caz, bir duygu durumunun müziğidir ve bu duygu durumu mavi notalar ile ifade edilir. Cazın zamana karşı aşkınlığını ve günümüzde her ırktan dinleyicilerinin bulunmasının temel nedeni bizce bu mavi notalardan, duygu durumunun ortaklığından kaynaklanmaktadır. Çünkü acı, hüzün ve öfke insanlığı birleştiren temel duygu durumlarıdır. Ve caz tam da bu duyguların müziğidir. Dolayısıyla pamuk tarlalarındaki zenci kölenin sırtına inen her kırbacın acısı, bugün anamalcı kültürün arenalarında duygu simsarlarının alıp sattığı insanların acısıyla ve bu acıya tanık olan şairin duyumsadığı cinnet duygusu ile aynı bağlamdadır. Ve bu nedenle caz hem zenci kölenin, hem anamalcı piyasa düzeninde alınıp satılan ve bunun farkında bile olmayan günümüz kölelerinin, hem de bütün bunları görüp cinneti yaşayan ve cinnetin şiirini yazan şairin müziğidir.

Jam Session ise caz müziği içerisinde bir icra şeklidir. Jam Session’da daha çok bir durumun ifadesidir. Söz konusu durum müzik yapan caz gruplarına o an orada bulunan diğer caz müzisyenlerinin katılması ve müzisyenlerin hep birlikte caz yapma tutkularından kaynaklanır. Böylelikle üçlü, dörtlü caz grupları katılan müzisyenlerle birlikte farklılaşmakta, oluşan yeni grup bir arada caz yapmaya devam etmektedir. Jam Session cazdaki paylaşma ve birliktelik duygusunun başat olarak duyumsanabileceği bir icra şeklidir. Paylaşım duygusu ile birlikte, bir arada müzik yapmanın oluşturduğu samimiyet jam session icrasının farklılığını yaratır. Bilinen caz parçalarının ya da standartlarının jam session yorumları dinlenildiğinde, jam session oturumlarının özelliği fark edilir. Jam session’lardaki coşku, müzisyenlerin performansları ve müzikal bütünlük, dinleyicilerle kurulan iletişim son derece ilgi çekicidir. Bir diğer önemli nokta ise caz ve doğaçlama (emprovizasyon) ilişkisidir. Denebilir ki caz’ın özü doğaçlamadır ve caz doğaçlamaya dayanan bir müziktir. Doğaçlamanın caz müziği içerisindeki olmazsa olmazlığı, cazın duygu durumu açısından da son derece önemlidir. Notalarla belirlenmiş bir müzik parçasının verili yapısından kurtulmanın biricik yolu doğaçlamadır. Caz’ın çeşitli dönemlerinde doğaçlama tarzları teknik açıdan farklılıklar göstermiştir. Sözgelimi bebop döneminde standartların akor dizeleri üzerine armonik doğaçlamalar yapılmış özgür (free) caz akımında ise doğaçlama üzerindeki bütün kısıtlamalar kalkmıştır. Ancak her durumda doğaçlama müzisyenin kendisini, duyumsadıklarını, ruh halini ifade etmesinin ve yaratıcılığını göstermesinin olanağı olmuştur.  Cazın bir duygu durumu olduğunu daha önce ifade etmiştik. Bu duygu durumunun en önemli özelliklerinden biri de özgürlük tutkusudur. Özellikle caz ve doğaçlama ilgisi bu açıdan son derece önemlidir. Cazdaki doğaçlamanın özgürlüğe olan tutkunun, özgürlük isteminin müzikal karşılığı olduğu söylenebilir. Hatta bazı caz ekollerinin bu özgürlük tutkusunun sonucu olduğu da savlanabilir. Sözgelimi swing döneminden sonra ortaya çıkan bebop akımı cazın özgürlük çığlıklarındandır. Beyaz efendinin ehlileştirerek dans salonlarına sıkıştırmaya, dans müziğine dönüştürmeye çalıştığı caz, bebop’la birlikte doğasına, yani özgürlüğe ve sokağa dönmüştür. Bebop müzisyenleri, beyaz efendiye dans müziği yapan çalgıcılar olmadıklarını, yaratıcı birer müzisyen olduklarını yaptıkları müzikle bir kez daha ifade etmişlerdir. Müzikal yapıdaki yoğunluk swing’e bir tepki iken sonraki caz ekollerinin de oluşumuna kaynaklık etmiştir.

AI-Jazz-Jam

Şimdi buraya kadar ifade ettiğimiz düşüncelerimizi, jam session ve doğaçlamanın poetik yönüne vurgu yaparak ve cinnetin şiiri ile ilişkilendirerek yazımızı bitirebiliriz.

Özelliklerini yukarıda belirtmeye çalıştığımız şekliyle bir duygu durumu olan cazın, poetik hiçliği savrulmuş ve cinnetin şiirini yazan şairin duygu durumu ile koşut olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca, Nihilizminde son kertede bir duygu durumu olduğunu düşünürsek, poetik hiçliğin bu koşut duygu durumlarının ve cinnetin şiirini yazan şair ile cinnetin şiirinin yurdu olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla cinnetin şiiri, aynı zamanda “en büyük değerlerin hızla değersizleştirildiği” bu yüzyılın sonunda yaşanan hayatın da şiiridir. Umudu umutsuzluğu ve şu ana kadar yazdığımız her şeyi de içerir. Bu içerik düzlemi öznenin bilinciyle ilişkilidir. Ve cinnetin şiirini yazan şair, bu ilişkiyi kurup, bu ilişkinin sözcelerini yaratandır. Bu yaratma uğraşında ise şiirsel teknik ve söylem açısından doğaçlama ve jam session başattır. Şiir, doğaçlamayla ve jam session oturumundaymışçasına yaratılır. Bu an’lık ve doğaçtan yaratma, şairin hayatı estetik bir fenomene dönüştürme çabasının devingenliğine işarettir. Gerçeküstücülerin otomatik yazısı bu teknik ile yakın ilişkiler içerisinde bulunsa da fark duygu durumlarının jam session coşkusunda ve doğaçlamanın özgürlüğü, yoğunluğu içerisinde ifade edilmesindendir. Ve cazın duygu durumu bütünleştirici etkiyi sağlar. Beat kuşağının öfkesi, özgürlük istemi, coşkusu kavrayışı, beat şairlerinin caz eşliğinde şiirlerini okumaları kayıtsız kalınamayacak bir örnek olup ortak payda içerisinde değerlendirilebilir. Bir ritüelin en üst noktasında kendinden geçen ve bilinen ritüel dualarının dışında sayıklamalarda bulunan şamanın esrikliği, cinnetin şiirini yazan şairinde esrikliğidir. Ve bu esriklik ortak bir soyum da habercisidir. Bir jam session’da doğaçlama yapan Charlie Parker’ın esrimesi ile Maldoror’un Şarkıları’ndaki yaratıcı öfkenin kendinden geçirici etkisi bu soyun ortaklığını belirler. Ve cinnetin şiiri yazan şair, öfkesinin gücüyle şiirini yaratırken bu soya dahil olur. İşte bu soy ‘’kapanmayan yarasıyla doğan’’(2) lardan oluşur. Ve bu soydan gelerek cinnetin şiirini yazan şair, hayatı bir yaraya ve yaşananı cinnete dönüştüren efendilerce lanetlenirken, o efendilerin suratına şiirini, öfkesini kusmalıdır. Bu durum yaraya dönüştürülen hayatla, yaşanan cinnetle, anamalcı değerlerin cenderesinde yok edilmeye çalışılan şairin/bireyin öznel hesaplaşmasının dışavurumudur. Turgut Uyar’ın aşağıdaki sözleri, düşüncelerimizin bir başka şekilde ifade edilişine belki de en güzel örnektir.

   “Evet, şiir çıkmazda. Çünkü insan çıkmazda.  Ama bütün sorun bir çıkmazın bilincine varmakta. Şiirin çıkmazda olmadığını düşünenlerden yana değiliz.’’(3)

‘’Şiir bir sanat olayı değildir. Bir yaşama çabasıdır önce. Yaşadığımıza tanıklık eder.’’(4)

Gerçekten de bu sözlerin söylendiği günlerden bu yana çok şey değişmemiştir. Şiir hala çıkmazdadır. İnsan hala çıkmazdadır. Ve şiir bir sanat olayı değil yaşama çabası olmaya devam etmelidir. Ancak bu çaba günümüzün ‘’kalp’’şairleri ve şiirleriyle sekteye uğramaktadır. Yaraya dönüşmüş hayatın içerisinde sıfatlarına tapınan kalp şairler, uysal, kendine dönük ve sinik söylemleri, imge, anlam ve dil yavanlıkları içerisinde ahkam kesmektedirler. Şiirin bir yaşama çabası, hayatta kalma mücadelesi olduğu uzun zamandır unutulmuştur. Şairler hayatla organik ilişkileri olan, yaşanan cinneti, çürümeyi ifade eden şiirler yaratmak yerine, simülasyonu güçlendiren, hayatı estetize etmeyi amaçlayan anamalcı pazar düzeneğinin ortasında şiirin magazinini yapmaktadırlar. Bu aymazlığın yoğunluğu farklı ‘’cemaatlardan şairlerin’’ birbirlerine saldırmalarındaki maharetleriyle ölçülebilir. Onlar, hayatı estetize eden niteliksiz ürünlerle melun ve mahzun bir şair tipi çizip cemaatlerini korumaya çalışırken, yanmış insan eti kokan şu sorulara nasıl yanıt vereceklerdir.

 

Sivas katliamından sonra şiir yazılabilir mi?

Sivas katliamından sonra şiir yazmak barbarlık mıdır?

Eğer şiir yazılacaksa bu nasıl bir şiir olacaktır?

İlkyazımızda andığımız T.W.Adorno’nun sorusunun, Sivas katliamıyla ilişkilendirilmiş yukarıdaki şekilleri, bugün şiir yazan herkesin yüzleşmesi, hesaplaşması gereken olgulardır. Bu sorularla yüzleşmeden, samimi olarak hesaplaşmadan, bizce, kimsenin şiir yazmaya hakkı yoktur. (Tam da burada anılması gereken bir şair, Hayati Baki’dir. “Şiir Yanılsama/Şair Otorite” adlı kitabında yukarıdaki soruları, özgün yaklaşımı ile kendi poetıkası ve Türkçe Şiir Ortamı açısından bağlamsal olarak irdelemiş, Sivas katliamını sorgulamıştır. Hayati Baki’nin bu değinişinden başka böylesi içkin bir sorgulamaya “rastlamadığımızı” belirtmeliyiz. )

Elbette ki bu soruların ve savımızın muhatapları; inanılmaz uyum yetenekleriyle kulaklarını, gözlerini, yüreklerini ve akıllarını hayata, yaşanan cinnete kapatmış, böylesine korkunç bir katliamdan sonra düzenlenen sayısız anma toplantısında nutuklar atıp, görev bilinciyle yazdıkları söz ucubelerini sahnelerde büyük bir hamaset ve artiz’likle okuyan, timsah gözyaşlarını akıtırken mahzun ve hüzünlü görünmeye çalışan ‘’şairler’’ değildir.

Bu soruların ve savımızın muhatapları şiiri hayatlarının amacı ve sonucu gören, şiire adadıkları hayatlarının onuruyla bütün acılara, umutsuzluğa, karanlığa rağmen şiiri bir hayatta kalma, yaşama çabası sorunu olarak algılayan ve aşağıdaki dizelerle yollarını aydınlatmaya çalışanlardır. Ve son  söz elbet ki şiirin olacaktır. Çünkü, şiir her şeydir!…

 

Dingin ol ruhum, belki uzaklarda

Bir yerde nicedir ilk dizeleri

Yaratılıyor acıklı destanımızın

Çağlar sonra hayranlıkla okunmak için

Belki benzer umarsızlığımız kahramanlığa ’’  (5)

 

DİPNOTLAR:

(1)Melih Cevdet ANDAY,Toplu Şiirleri-II(Ölümsüzlük Ardında Gılgamış),s.209

(2)Ahmet OKTAY,Yol Üstündeki Semender,s.53

(3)Turgut UYAR, Arz-ı Hal ve Sonrası, s.112,Yayıma Hazırlayan: Tomris UYAR

(4)Turgut UYAR, Arz-ı Hal ve Sonrası, s.115,Yayıma Hazırlayan Tomris UYAR

(5)Melih Cevdet ANDAY, Toplu Şiirleri-II(Ölümsüzlük Ardında Gılgamış),s.252  

 

 

 

YAZAR:

Check Also

BOHEM BİR VAKA: EŞEKLER RESİM YAPABİLİR Mİ? – Serdar AYDIN

Montmartre, Paris şehrinin XVIII. bölümünde bulunan bir yerleşimdir. Bulunduğu yer ise, Paris’in yüksek rakımlı tepelerindendir. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Powered by themekiller.com