AYDIN AFACAN’LA “BULUT DEFTERİ” ÜZERİNE SÖYLEŞİ – Serdar AYDIN

‘Abartılı bir özgünlük iddiası, kurnazlık ve sahtekârlık taşır’

 

Sevgili Aydın Afacan, son kitabınız Bulut Defteri, Ocak 2017 tarihi itibariyle, Yazılı Kâğıt Yayınları tarafından yayımlandı. Kitabınızın türü “deneme” olarak belirtilmiş olsa da, asıl meselenin “sormak” edimiyle ilişkilendiği çok açık. Dolayısıyla deneme’nin sınırlarını,  “kişiselliğini” aşan ve analitik bir bağlamın “soru uçları” ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Sevgili Mahmut Temizyürek’in “Sorudur bilincin kamçısı ya/Ölüm hiçbir şeye yanıt değildir” dizelerini de anımsatırsam, kitabınızın türü ve bağlamı hakkında ne söylersiniz?

 Bir ‘arada’ olma durumu var gibi, deneme ve okuma notları; ikisini de kapsıyor Bulut Defteri’ndeki metinler. Aslında ‘kişisellik’ var; ‘analitik bağlam’ ise sorularla göze çarpıyor. Sözünü ettiğim ‘ara’ konum bundan kaynaklı biraz da. Bazı durumlara yakışıyor boşluk; parçalı metinler buna da olanak sağlıyor. Kimi yerde belirsizlikler bırakmak; kimi yerde ‘tecahül’ ile gülümsemek; kimi yerde biraz da karamsarlığın katıldığı bir ‘bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz’ (ignoramus et ignorabimus) durumu…

Israrımı sürdürüyorum ve önceki soruyla bağlantılı olarak sormak istiyorum: Metinlerinizde andığınız birçok ad ve gönderme var. Örneğin Troçki’nin “yeni insan, yeni lirik şiir” savlarına atıfta bulanarak,  aslında bugünün insanı, sanatı ve şiiri hakkında bir duruşu vurguluyorsunuz. Dolayısıyla okura soru uçları veren bu kitabın, analitik bir bağlama ve analize ihtiyacı yok mu? Şahsen, tam da bu göndermeniz üzerinden güncel sanat ve şiir üzerine bir analiz yapsaydınız dersem, çok mu müdahaleci olurum?

             Sanat sorunları üzerine; şiir, resim, roman ve sanat eğitimi üzerine yayımlanmış çok makalem var. Yaptığım bazı çalışmalardan kitaplaşan ve kitaplaşmakta olanlar var. Belli bir sorunsalı kuşatırken, belli bir sanat yapıtını incelerken analitik yaklaşım daha bir ‘görünür’ haldedir. Bu kitap ise parçalı metinlerden oluşuyor. Önsözde de yazdım: Belli bir izlek çevresinde, ‘gizli bir başlık’ altında buluşan devingen metinler. Adının ‘Bulut Defteri’ oluşu bundan… Sorular da farklı özelliklere sahip; bazı yerde ‘ünlem’, bazı yerde ‘istifham’ amaçlı ve daha çok da ‘bilmeye’ ve birlikte düşünmeye çağıran sorular var. Burada Bulut Defteri’nin genel olarak okuma biçimlerimizi sorgulayan bir arka plana dayandığını da belirtmem gerekir.

Yine metinlerinizdeki vurgulardan ilerlersek; sizce editörlük günümüzde bir ikbal kapısı mıdır? Ya da şiirlerin, sanat yapıtlarının ve estetik algı dünyamızın her anlamdaki sorumluları, nitelik-niteliksizlik sarmalı içerisinde editörler, küratörler midir?

             Bu sorun hep böyle miydi, yoksa günümüze ait bir olgu mu, bakmak gerekiyor. Birtakım kifayetsiz zevata ‘haksız kazanç’ sağladığı açıktır. İşini gerçekten hakkıyla yapan çok az kişi var bu alanda. Yayınları görüyoruz işte; o kadar çok örnek var ki… Gelgelelim, edebiyatçılar, kendilerine ‘dokunmayan’ durumlarda ilginç bir sessizlik içinde; bu tutum, son dönemdeki ‘ilişkiler edebiyatı’na özgü diplomatik tavırların bir yansıması değilse nedir?

 191009_279053025541023_1224600366_o

Neil Postman haklıysa ve “eğlence her tür söylemin üst ideolojisine veya metaforuna dönüşmüşse”, kitabınızın “eğlenmeye meftun” olan okurda bir karşılığı ya da ekosu olabilir mi?

             Eğlence konusunda Postman’ın saptadığı noktada olan okur değil sözcüğün ‘medyatik’ anlamıyla ‘seyirci’dir. Kitaplarımın bu ‘seyirci’de bir karşılığı olabileceğini sanmıyorum. Hazzın niteliği konusundaki tartışma ise Schiller’in Adorno’larda yankı bulmuş ‘sanat ve şen oluş’ meselesinden ‘hedonizme’ uzanan ve nitelik bağlamında başka noktalara doğru genişleyen bir alana yayılır. Neil Postman’a ilişkin vurgu, ‘medyatik hedonizm’ dolayısıyla yaptığım bir vurgudur. Bu konuda çok mesai harcamış Ahmet Oktay’ı da sevgi ve şükranla anmak isterim burada.

Sevgili Ahmet Oktay’a hepimizin “borçlu” olduğunu düşünüyorum. Vefatı nedeniyle onu andığınız metninizde karamsarlık-umutsuzluk-uzlaşmama ilişkisini öne çıkarmışsınız. Bu halde sorum şu: Borcunuzu ödeyebilecek misiniz ve an itibariyle bir “umut”tan söz etmek olanaklı mıdır?

             Karamsarlık başka bir şeydir umutsuzluk başka. Ahmet Oktay karamsarlıkla uzlaşmama arasında bir bağ kurmuştu. Döne döne ‘medyatik hedonizm’ ve onun yol açtığı kafa tembelliği üzerinde durdu. ‘Borç’ konusunda da sözü ona bırakalım, şöyle demişti biliyorsunuz: ‘Çok şükür borçlu öleceğim herkese’… Umut her zaman vardır. Bu arada, Terry Eagleton’ın bir kitabının adı: İyimser Olmayan Umut; yeni çıkan bir kitap…

Empati ve İlişkilendirme olguları açısından Ahmet Oktay Poetikasını irdelediğim Yol Üstündeki Yazıcı adlı kitabımda, soy ilişkisinin önemini sıklıkla vurgulamıştım. Sizin göndermelerinizdeki yoğunluk dikkate alındığında da oldukça kalabalık bir soy ilişkiniz olduğu çok açık. Peki, endüstriye yazarlık, okumaz-yazarlar olgusu, popüler kültürün tüketim cinneti içerisinde herhangi bir soydan söz edilebilir mi? Yoksa yaşadığımız güncellik soysuz sopsuz, kifayetsiz muhterislerin cirit attığı zamanlar mıdır?

             Yoğun bir emek var Yol Üstündeki Yazıcı’da; gerçekten bir vefa ürünü… Yazı uçsuz bucaksız bir alan sevgili Serdar; bu alan içinde sevdiğiniz ve andığınız herkesle aynı ‘soy kütüğü’ içinde yer alamazsınız. Böyle bir durum savrukluğu, ‘amorf’ bir durumu işaret eder. Sanatsal çizginiz, yapıtınızın içinde yer aldığı düzlem, rengi, sesi, biçemi vs. poetikanızın belirlenmesi açısından önemlidir. Her gönderme veya esinlenme sanatsal bağlamda bir soy kütüğü oluşturmaz. Sözgelimi Anday’ın bazı şiirlerini severim ama poetik açıdan ondan çok farklı bir çizgim var. Sizin de değindiğiniz kültür endüstrisi, popüler kültür, tüketim çılgınlığı, okumaz-yazarlık gibi olgulara Bulut Defteri’nde çeşitli boyutlarıyla değindim. Bunlar günümüzdeki çürümenin etkili dinamikleri arasında.

Ülkemizde en az ihtiyaç duyulan “şey”in eleştiri, düşünce üretimi ve paylaşımı olduğunu savlarsam, kitabınızdaki soru uçlarının eleştirel bağlama ve düşünsel savlara dönüşmesini bekliyor musunuz? Okurun böyle bir işlevi olabilir mi? Ya da siz, ürettiğiniz soru uçlarından analitik metinler, kitaplar yazmayı düşünür müsünüz?

             Bulut Defteri metinleri Sincan İstasyonu dergisinde yayımlanırken belli bir izler-çevre bulmuştu zaten. Bu çevreden çeşitli tepkiler geldi. Metinlerin dili,  kurgusu, yoğunluğu ve eleştirel bağlamı üzerine değerlendirmeler yapıldı. Bunların tamamına yakını olumlu yöndeydi. Olumsuz olanlar da -ikisi hariç-, metinlerin daha bir olgunlaşmasına olanak sağladı. (Düpedüz saldırı olan bir değerlendirme, vaktiyle solda durmuş birinin bir ırkçıya dönüştüğünü göstermesi bakımından hazindi. Mantık ve ‘marifetin’, Nâzım’ın ‘tuhaf mahlûk’u düzeyinde işlediği kişiler için söylenecek fazla bir şey yok.) Metinlerde ele alınan bazı meseleler üzerine felsefi bağlamda yapılan değerlendirmeler daha iyi oldu. Gerek söyleşilerde gerek şimdiye kadar dile getirilmiş veya yazılmış değerlendirmelerde sorularımın ilgi çekmiş olduğunu görmek sevindirici benim için.

Sanatsal üretimin sürekli bir praksis olduğunu vurguladığınız önermenizi anımsarsak, bu savın gelenekle ilişkisi ve Trocki’nin sürekli devrim düşüncesiyle ilintisini nasıl yorumlarsınız? Özellikle günümüz dünyası ve zamanın ruhu açısından…

             O gelenekle bir yakınlık olması doğal; ama doğrusu ‘sürekli bir praksis’ biçiminde dile getirdiğim önermeyi ‘sürekli devrim’le ilinti kurarak yazmadım. Marx’ın bu hususta işaret ettiği antagonizma ve Troçki’nin sömürge ve yarı sömürge ülkelerden işçi devletlerine uzanan enternasyonal yaklaşımı, benim dile getirdiğim önermeden başka bağlamlara sahipler. Benim önermem, sanatın, sanatsal mirasın işlenişi ve etkin olmasına ilişkin bir vurgu taşıyor. Adorno’nun müze ile mozole arasında kurduğu bağa dikkat çekmem de bundan.

Kısa metinlerinizdeki göndermelerin yoğunluğu ve retorik düzeyi dikkate alınırsa, sizin özgün düşünceleriniz yerine sorma edimine içkinleşen bir anıştırmalar silsilesiyle yüzleştiğimizi ve eğer kitabınızın türü deneme ise, bu şekilde deneme türünün mutasyona uğrattığınızı veya “yeni” bir tür önerdiğinizi söyleyebilir miyiz?  

             Yeni bir şeyler yaparken, Latincedeki ‘Güneşin altında yeni bir şey yok” sözünü göz önünde bulundurmakta fayda var.  Abartılı bir özgünlük iddiası, içinde kurnazlık ve sahtekârlık taşır. Bazı metinlerde göndermelere özellikle başvurdum; orada söylenen bazı şeyleri ‘ben de söylerim’ deyip geçmemek için! Gönderme yoğunluğu metinlerin ‘özgünlük’ taşımadıkları anlamına gelmez. Diğer yandan soru şu: ‘Orada ne söyleniyor?’ Bir meselem de ne söylediğine bakmayı bir türlü beceremeyen okuryazar alışkanlıkları içinde olmak üzere ‘okuma kültürü’nün değişik yönlerine dikkat çekmekti. Bunu da sanattan felsefeye, tarihten güncelliğe, erotizmden edebiyat eleştirisine çeşitli temalar ekseninde yapmak, bu temalar içinde ete kemiğe büründürmek istedim.  Sizin de saptadığınız gibi bildik denemeden farklı bir noktada konumlanıyor bu metinler. Okuma notlarıyla karışık metinler çünkü. Yeni bir tür mü bilmiyorum ama farklı bir tarzda oldukları kesin. Bu metinlerde ele aldığım entelektüel meseleleri başkaları ile söyleşerek irdelemek istedim. Bu söyleşiye okur da katılacaktır elbette; sorma ediminin böyle bir işlevi de var. Makalelerimde de gönderme çok; değil bir satır bir virgül bile önemlidir. Edebiyat bahsinde, Türkçeye çevrilmiş düşünürlere bakın, Jusdanis’e, Kristeva’ya Eagleton’a, Agamben’e, Jameson’a; bakın bizde Ahmet Oktay’a, Hilmi Yavuz’a, Nurdan Gürbilek’e, Enis Batur’a,  Orhan Koçak’a… Yazılarının göndermelerle yüklü olması, bu yazarların düşünce dünyamıza katkılarını gölgeliyor mu?

Suret’in keşfi, yansıma, yazınsal yansımalar, yansımayı düşünmek, yansıma ve görüntü, şiir ve aynalar başlıklarında son derece çarpıcı saptama ve yorumlarınız var. Tam da bu noktada sorarsam; sizin aynanız var mıdır ve varsa, bu aynayı nasıl betimlersiniz?

             İskender’in, her şeyin gerçeğini gösteren efsanevi aynası (Ayine-i İskender) bir şairin eline geçince kırılıp ‘binbir’ parçaya bölünmüş. Parçalar yeryüzündeki dereler, göller, nehirler ve denizler arasında dolaşır dururmuş. Suların güzel ama tuhaf seslerinden, ne dediklerinin tam olarak anlaşılmaması bundanmış. Sonra… (–Sonrası, bu ‘efsane’yi ben uydurdum, şimdi!) Benim aynamın bir yanı tenha bir yanı ‘kalabalık’. ‘Tecessüs’ bir belâ, başka aynalara da bakmak gerekir sık sık… İnsanın kendisi de bir belâ, ‘öz’ü tatlı da olsa –Narkissos’u düşünün; bir de şunu: Pygmalion, kendi yaptığı kadın heykeli’ne neden âşık oldu? ‘Las Meninas’ı düşünün bir de: Ressam (Velazquez), o resmin içine neden yerleşti?

16003143_1156485174464466_5993608146801385102_n

 

 

YAZAR:

Check Also

9 MART MEDAKİTAP/BİSED ETKİNLİĞİNE KATILAN TÜM SANATSEVERLERE TEŞEKKÜR EDİYORUZ…

Etkinlik haberi için tıklayınız.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir