ANA SAYFA / HAKKIMIZDA

HAKKIMIZDA

4. YILA GİRERKEN, NOVUM SALVE; YENİ BİR MERHABA!

 

Yayıncılık meşakkatli bir uğraş. Yazarın hakkını kendine teslim ettikten sonra, üretilen eserin öteki insana ulaşmasında birincil öğe yayıncı. Bir fikrin veya tasavvurun cisimleşmesi, somut bir varlığa dönüşmesi yaratıcısının dışında birçok unsurla ilişki içerisinde olmak zorunda. Yayımcı, bu unsurların bileşkesini oluşturan bir düğüm noktası belki de. Yazar dosyasını teslim ettikten sonra heyecanla kitabının eline ulaşacağı an’ı bekler. Oysa geçen süreç, yayıncının ıstırabıdır aslında. Mizanpajdan kapak tasarımına, edisyondan son okumaya kadar birçok iş kalemi devreye girer ve sonuçta elinize aldığınız, rafa çıkan kitap nesnesinin varlığı yayıncının pratik, kafa ve kol emeğinin sonucudur. Kitap rafa çıktıktan sonra yazar da sanki bir okur gibi kitabını raftan alıp, okuyabilir. Oysa yayıncının işi bu noktada da bitmez; stok takibi, dağıtım, tanıtım vb. birçok iş kalemi zorunlu olarak ilgilenilmesi gerek olgulardır.

O halde soru şudur: Yayıncılar nasıl bir ruh haline sahiptir ki bu çabayı sürdürürler?

Kapitalist bir dünyada para kazanmanın başat güdü olması bir yanıttır. Ancak kitap işinden çok para kazanmak her yayıncıya nasip olmaz. Aksine fedakarlıklar yaparak yürütülür birçok iş. Tüketim kültürünün ayrılmaz bir unsuru haline gelmediyseniz, tek değeriniz çok satmak ve parayı cukkalamak değil ise başınız belada demektir. Bu durum, zaten zor bir iş olan yayıncılığı daha da içinden çıkılmaz bir hale getirir. Birçok kişi ve olgu ile cebelleşmek zorundasınızdır. Ve büyük olasılıkla kimseye de yaranamazsınız. Yazardan başlayarak hoşnutsuzluklar sıralanır gider. Kapağın daha yaratıcı olabileceğinden, mizanpajın sakilliğine, en azından karakter ve punto seçiminin daha özenli yapılmasına kadar binlerce soru ve eleştiri yayıncının günlük mesaisinin yönlendiricileridir. Lafı uzatsak da çare yoktur aslında. Soru orta yerde yanıtını bekler. Bunca zahmete niye katlanılır?

Belki de tek bir yanıt vardır: Yazmak, sözcüklerin ve imgelemin ufkunu sonsuzlayarak özgürleşmek ve var oluşun bir kipi ise yayımlamak, bu kipe bir yerinden eklenerek aynı ufka doğru yürüyüşün bir gereği ve sonucudur. Hem de her şeye rağmen…

Yukarıda serimlediğmiz süreç birçok açmazı da barındırır. Kapitalist tüketim kültürüne eklemlenerek kitle kültürünün besleyicisi ve çoksatar bir yazar değilseniz, yayıncı bulmanızda bir o kadar zordur. Satmayacak kitapları basmak, bir tür nevrozdur belki de. Ama yaratıcı edebiyat tam da böylesi bir iddiayı somutlamak değil midir? Kesinlikle öyledir. Bu halde yaratıcı verimleri olan yazarlar bir takım çözümler üretmelidir. Bu, belki de bir zorunluluktur. Edebiyat-sanat tarihi böylesi birçok örneği içerir. Ve aklın ürettiği ilk çözüm yaratıcı yazarın ya da grubun kendi yayınevini kurması, sanki yazmak yeterince zor bir uğraş değilmiş gibi, bir de yayıncılığa başlanmasıdır. Yazdıklarınız, veriminiz kitlesel kültürün, beğeninin ve estetiğin dışında ise zaten fazla seçeneğiniz de yoktur. Kapısından döndüğünüz “piyasa yapıcı yayıncıların” mutlak öğüdü “satacak” yapıtlar üretmenizdir. Ama siz içinizdeki sözcükleri bulup çıkararak, varlığınızın ve algınızın sınırlarını zorlayarak bir iddia ortaya koyuyorsanız, bilemezsiniz ki “satacak yapıt” ya da “yapıtı satmanın” yolları nedir, ne değildir? Tek çareniz bağımsız ve özgür bilince sahip bir yayıncı bulmak ya da kendi yayınevinizi kurmaktır. Bu yönde tarihin yaprakları arasında birçok örnek bulunabilir. İlk anımsadıklarım okyanusun ötesinde yaşamış yaratıcı yazarlar ve onların kurdukları yayınevleridir. Örneğin Beat Kuşağı’nın sırayı bozan delifişek şairleri ve bir nehri yoldaş sayan Virginia Woolf, andığımız süreci somutlaştıran örneklerdir. Bu yazarlar/şairler kendi yayınevlerini kurarak özgür ruhlarının bulup çıkardığı sözcüklerle ve kimseye hesap vermeden yaratmış, yazmış, yayımlamışlardır.

Ya da Virginia Woolf’un kocasının yayınevinde bastığı betikleri, benzer bir sürecin ve özgürleşme çabasının en güzel sonuçlarıdır. Peki ya ülkemizde durum nedir? Birçok örnek verilebilir. Ada Yayınları, Tan Yayıncılık, Yazko vs… Özgürleşme çabası bu çabaların kapsayıcı ve ortak öğesidir. Nitelik meselesi ise ayrıca irdelenebilir.

Kendi üzerine söz üretmek, kendi verimine iltifat etmek, elbet ki yakışık almaz. Zaten muradımız da o değil. Yaptığımız ortada; bir kere “satmayacak” denilen ve büyük yayıncıların alenen aforoz ettiği şiire mutlak olarak inanıyoruz. Bu yüzden de sıkı şiirin peşinde koşuyoruz. Dilimizde olmayan şairleri bulup, sahiden ve sağlam çevirilerle yayımlıyoruz. Denize Doğru yürüyüp giden, bu dünyanın minnetine de mihnetine de eyvallah etmeyen Alfonsina Storni ilk yoldaşlarımızdandı. Sonra Ingrid Jonker geldi, taa Güney Afrika’dan. Okyanusun ötesinden Stephen Crane el verdi emeğimize.

MedaKitap, bozkırın ortasından boy vermeye çalışan bir bozkır dikeni olarak, diklenmeye, ters olmaya devam ediyor. Kuvveden fiile çıkarken “sığınak kardeşliği” dediğimiz bu yapı, hayatın gösterdiği ve öğrettiği bilgi ile şimdilerde “emek kardeşliğine” evrildi. Ama bir şey değişmedi: MedaKitap, bozkırın yakıcı güneşi altında direnmeye, diklenmeye, ters olmaya devam etti, ediyor.  Ama kesin olan MedaKitap yüzünü güneşin ve gecenin türlü türlü ayazına dönüp, tırnaklarını toprağın daha derinine saplayarak diklenmeye, üretmeye devam ediyor, vesselam…

Ars Longa, Vita Brevis…