ANA SAYFA / ANA SAYFA / MELEKLERE İNANDIRMAYA BAŞLAYACAKSIN BENİ – Kerem ŞAHİNBOY

MELEKLERE İNANDIRMAYA BAŞLAYACAKSIN BENİ – Kerem ŞAHİNBOY

Meleklere inandırmaya başlayacaksın beni. En karanlık zamanlarımda nasıl oluyor da birden önüme çıkıveriyorsun? İşim gücüm yarım kalıyor, aklım karışıyor seni düşünmekten. Işıkların buz gibi bir tenin altında yatan, sırtlan tüyü bu sıfatın katmanlarının en dibindeki o masum çocuğa ulaşıyor. Sonra, bir ümit, o çocuk derinlerin en derininden yüzeye doğru yüzmeye başlıyor. Bir umut işte… Kıvır kıvır saçlarını, ışıltılı gözlerini ve sesinin müziğini aklıma getiriyorum. Sahilde bir yaz akşamı gibiyiz ikimiz de; melisa kokuları, deniz ve anason… Sen rüzgarla dalga geçen bir kız çocuğu, ben kuyruğunun tepesinden dişlerinin ucuna kadar mutluluğa batmış bir yaban domuzu…

Akşam için plan yapıyoruz beraber. Herkes kendince bir hazırlanma telaşında. Biliyorum, öyle güzel olacaksın ki, görür görmez sana yeniden aşık olacağım. İçin için, zaman denilen bu kalleş çarka savaş açacağım. “Neden bitiyorsun be namussuz zaman? Neden yaşayacağım ömürden çalıp götürüyorsun?” diye sokaklarda naralar atacağım. Kasabanın birindeyiz. Deniz hemen dibimizde; cümlelerimizin, kadehlerimizin arasında dolaşıyor. Beyaz evler, renkli panjurlar, uzaktaki lokantaların uğultusu tamamlıyor resmimizi. İşte karşımdasın. Dizlerine dek uzanan askılı bir elbise üzerinde, mavi çiçekler bezemiş her yanını. Omuzunda minik bir çanta, içinde gece konuşacaklarımız, yarınımız. Gözlerinin alevi tüm kasabayı bastırıyor, sokak lambaları bile önünde secdeye durup, ışıklar saçan birer inci tanesi gibi bana sevgiyle bakıyorlar. İşte o gözler için tüm bu kavga. O bakışların içinden gelen aşk ve şefkat yüzdürüyor karanlıklardaki o çocuğu. Tekrar insan olabilecek mi bu yaban domuzu?

Ayaklarında taba rengi Bodrum işi sandaletler var. Helenistik zamanlardan çıkıp gelmiş bir kraliçe gibisin. Yanaklarının pembesi, buklelerinin omuzlarına dökülmesi için bile savaş açardı eski barbarlar. Ben de bir bedel ödemeliyim kendimce. Savaş açamasam da bu güzel sanat eserinin değerini bilmeliyim. Onu mutlu etmeliyim, hep sevindirmeliyim. Nasıl olcak? Sen bulursun bir yolunu. Onu üzmemeliyim. Üzmemeliyim. Üzmemeli… “Hadi bakalım, gidiyoruz.” diyorsun, elini bana doğru uzatarak. Nazik, ince ve düzgün parmaklarına bile günlerce bakabilirim. İlk defa elimi tutuyorsun. Elin sıcak. Kulaklarımı bir uğultu basıyor, ensemi bir ter, omuzlarımı bir titreme… İşte şimdi kızacağım kendime! Yeter yahu! Hepi topu bir Havva değil mi o da? Ne diye şiire vuruyorsun kendini? Sakin durmak elimden gelmiyor. Hayatından vazgeçmiş bir nehir gibi umarsızca akarken, önüme birden çıkan sarp bir uçurum o sanki. O’na yaklaştıkça debim artıyor, köpükler içinde kalıyorum. Heyecandan kendimi bir o kıyıya, bir bu yakaya vuruyorum. Çağlarcasına koşan, aklını kaybeden, başı sonu belli olmayan meczuplar meczubu bir koca nehir oluyorum. Tüm hızımla o uçuruma akıyor ve kendimi bir vuslat hayaliyle aşağı atıyorum.

Ben bunları düşünürken, elim hâlâ elinde. Kan kalbimi dört tur dönmüş de soğumuş gibi, nehir şelaleden uçup sakinleşmiş gibi, kendime geliyorum. Mutluyuz. Kasabanın merkezine doğru yürüyoruz. Karanlık sokaklar hafifçe aydınlanıyor. Kalbinin güldüğünü biliyorum. Sen de benim gibi kıpır kıpır bir heyecanın rüzgarına yelken açmışsın. Işıklar kendini belli ediyor. Sesler yükseliyor. Lokantalardan gelen müzik, balık kızartan aşçılar, tokuşturulan kadehlerin çınlaması, kahkahalar, kavun kokuları sarıyor etrafımızı. Akşam henüz geceye dönmemiş; dönmesin de. Ricacıyım, bu akşam iki akşamlık süre tüketsin. Dilekçem hazır, imzayı da basıyorum. Sonra, maazallah, akşam bir anda geceye dönüverir.

Elini hiç bırakmayacaksam boylu boyunca tüm kasabayı böyle yürüyelim derim. Bir dakika! Çok mu sıkıyorum elini? Acaba? Yok! Hafifçe tutsam bu sefer samimiyetsizlik addedilir; ne o öyle asilzadeler gibi… “Çok sıkıyorsam affet.” desem? Aptala döndün iyice! Bak şimdi… Bu yaştan sonra şu aklından geçen düşüncelere bak. Ben bu cümlelerle hemhâl olurken sen yüzünü denize dönmüşsün, yüzünde bir Mona Lisa tebessümü… Sanki bir an dönüp bana bir şeyler söyleyeceksin gibi… “Baksana, biz neden beraber çocuk yapmıyoruz? Yeterince aşık olmadık mı birbirimize?” diyeceksin. “Senin en çok neyini seviyorum biliyor musun? Sessizliğimizi paylaşırken hiç adaletsizlik yapmamanı.” diyeceksin. “Yarın birlikte bir koya gitsek. Kimse olmasa.” diyeceksin. Tutmayın dostlar. Ben ne zaman böyle delirdim? Ne vakit, aklımı bu minik ayaklı, koca yürekli kadına köle ettim? İleride bir sahil lokantası var. Tam şu iskelenin ardında. “Turistlerin uğrak yerlerinde oturmayalım. Biz bize bir yer seçelim.” diyorsun. Ne incelik değil mi? Düşünüyorum, taşınıyorum böylesi ince bir jesti hakkını vererek nasıl kelimelere dökerim bulamıyorum. Sen de benimle yalnız kalmayı tercih ediyorsun.

Çardağından ışıldaklar sallanan, çitleri hasırdan, masaları bembeyaz örtülerle kaplı “Nazif’in Yeri”ne çöküveriyoruz. Ben, elini bıraktım diye hayıflanıyorum içten içe. Sen bunu görüp neşeleniyorsun. Üzülmeyeyim diye masaya oturunca iki elimi birden tutuyorsun. Sen engin bir denizsin, ben ceviz kabuğundan bir kayık. Sen izin verdiğin kadar seninleyim ve ne yazık ki ömrüm her köşeni keşfetmeye yetecek denli uzun değil. Balık söylüyoruz, rakı söylüyoruz. Ardından beyaz peynir ve kiraz… Kiraz mı? Evet kiraz ya! Yazdayız be arkadaş, aşığız. Kıpkırmızıyız, tutuşmuşuz be arkadaş!

Kadehlerimizi dolduruyorum. Bakışlarımız şerefeleşiyor önce, ardından bardaklarımız. Lafı senin açman için bir es bırakıyorum ilk yudumdan sonra. Sen, iki elinle kavramışsın rakı bardağını. Çenene dayamışsın. Derin ve samimi bir “Of!” çekiyorsun. Ben tüm bu yazıları işte o “Of!“a yazıyorum. Sağında denizin şakayıkı saçlarına toka olmuş; ben kalbime mukayet olmaya çalışıyorum. Hayal bu ya, yarından konuşsak istiyorum. Yarınımızdan. O güzel gelecek olmayacak, olamayacak biliyorum ama… Konuyu açan da sen olsan. Komutan sen olsan. Senin hayalinde bana bir rol versen. Beni cepheye yollasan, geri çağırsan. İş verdiğinde, yapamadığımda kızsan. Beraber yorulsak, beraber uyansak, beraber yaşasak, beraber hiç ölmesek. Sonsuzluk bir köprü olsa. Bir kırlangıç gibi o köprüyü örsem senin için. Sonra sen, minik adımlarla köprüden geçip beni karşı yakada beklesen. Benim ömür dediğim o köprüden attığım adımlar olsa. Yaşarken de, sonsuzluğa yürürken de hep kıblem olsan. O masada zaman sakatlansa, bacağı kırılsa mesela.

Senden, benden, bizden bahsediyoruz. Hiç hüzün uğramıyor kelimelerin arasına. İkimizde mi mutluyuz? Nasıl olur bu? Sen her planıma bir harç vuruyorsun, her düşünceme bir omuz veriyorsun, her beklentime bir can suyu… İçim içimi kemiriyor. Nasıl gelecek bu gecenin sonu? Geldiğimiz gibi geri mi döneceğiz? Acaba beni öpecek misin? Yoksa bunu benden mi bekleyeceksin? Hesabı ödeyip kalkarken zamanın nasıl da hızlı geçtiğini anlıyorum. İçimden, canımın en ortasından sağlam bir küfür basıyorum akıp giden zamana. Bir türlü doyamadığım, kana kana içmek istediğim bir şarapla arama kara kedi gibi girme zaman! Bırak istediğim gibi sarhoş olayım. Bırak kaybedeyim. Kontrollü geldiğim bu yaşamın içinden kontrollü geçerken bırak bir sefercik bariyerlere toslayayım. Saçım sakalım dağılsın. Dizim, dirseğim yara bere olsun, bırak.

YAZAR: medakitap

mm

Kontrol Ediliyor

DÜN GECE BİR AŞKLA OTUZUMA BASTIM – Eren ŞAHİN – ŞİİR

  kimseler teni suçlamasın!.. avuçlarımda kanardı yağmurdan oğlanlar ele geçiriyor, elini elimden çekiveriyor uyanıp ağladığım …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir