ANA SAYFA / ANA SAYFA / ESİNTİ – ÖYKÜ – İLKER ÜLGEN

ESİNTİ – ÖYKÜ – İLKER ÜLGEN

Sevinçler bir, hüzünler bin türlüdür derler. Belki her hüzünlenenin kendini bin birinci gördüğündendir. Ya da öylesine söylenen, süslü, anca altı çizilesi, o nice söz öbeğinden biridir bu da, bilemem. Zaten toprak titriyor şu an. Anca benim düzeyimde olanların duyumsayabileceği bir şiddette, toprakla birlikte hafif hafif titriyorum. Sonra kuzeye doğru yol alıyorum.

Binlerce yıldır; ne binlercesi, belki milyonlarca yıldır, birkaç istisna dışında bakirliğe ve duruluğa alışmış bu ormanın kuzey girişinde, benim kilometrelerce ötemde, birkaç kepçe ve kamyon gelip duruyor. İçlerinden inen kirli sakallı, turuncu üniformalı işçileri, yazıları alelacele yazıldığı belli olan, karton sloganlar taşıyan birkaç genç karşılıyor. Sonrasında bir arbede çıkacak sanki, havada o gerilim var. Ama şu an, gençlerin getirdiği çiçekli termostaki çayı, kâğıt bardaklarda paylaşıyorlar. Sigarasından ikram ediyor işçilerden yaşlıca olanı, son zamanlardaki sigara zamlarına ileniyor. Konudan konuya atlayıp akşamki futbol maçındaki hakeme, evinin güzergâhındaki bir otobüs şoförüne ve köpek gezdirenlere sövüyor. Sonra da bir siyasi fıkra anlatıyor, gevrek gevrek gülüyor. Adamın uzattığı sigarayı içerken, en iyi çözümün tütün sarmakta olduğunu anlatarak ilk konuya geri dönüyor pak yüzlü bir genç. Sonra uzun bir sessizlik oluyor. Arada esniyorlar ağızlarından dumanlar çıkararak. Hep birlikte birilerini bekliyor gibiler.

Onların biraz uzağında, bu ormana da sapılan kuzey otoyolu kavşağı bulunuyor. Kavşağın berisindeki tali yolda, epey pahalı siyah bir araba sağa çekmiş, dörtlüleri yanık olarak park etmiş. Arabanın çevresinde kuduz köpek gibi bağıra bağıra döneniyor bir adam. Öfkesi ormanda yankılanıyor ama en çok, ön koltukta oturan bir kadına çarpıyor şiddeti. Kadın pısmış, evet, yine de mutsuz, bezmiş, bunalmış gibi değil. Belli ki bu durumu kanıksamış. Sol elindeki yüzüğüyle oynuyor başparmağı istemsizce. Kocasına ya da tüm evlilik kurumuna sessiz bir sitem olarak belki de. Adamsa ona bakmıyor bile, arada tekmeler atıyor çamurluklara doğru. Siyahın üzerine çamurlu ayak izleri yapışıyor. Gözü dönmüş gibi dursa da adam, arabanın kırılgan parçalarına sanki zarar vermemeyi gözetiyor.

Adamın seslerinin duyulamayacağı bir uzaklıkta bulunan, yeni yapılmış koca koca sitelerin yamacının arkasında unutulan, birkaç düzine haneli köyün ortasında bir çocuk ağlıyor. Altı-yedi yaşlarında anca var. Hafif çamurlu meydanın tam ortasında bağdaş kurmuş, elleri dizlerinde. Ama öyle bir ağlıyor ki katıla katıla, gören de onunla ağlamaya başlar. Balçığa dönüşmüş çapaklarının arasından bir kaynaktan doğuyormuş gibi çıkıp akıyor gözyaşları kırmızı yanaklarına. Bir yakınını kaybetti diyeceğim; oysa köy yeri sakin, hatta fazla huzurlu. Zıpırlığının şamarını yedi belki de. Hoş, çocuklar neye niye ağlar bilinmez ki. Çok ama çok sevdiği, onun her dileğini yerine getirecek, yaşamını kutlu kılacak, siyah damarlı kırmızı taşını kaybetmiş olabilir bir yerlerde. Yine de ağlamasa keşke böyle.

Çocuğun ağladığını duyması olanaksız bir kadın, köye doğru dönülmeyince rahatça gidilebilen o yeni sitelerin giriş kapısında otobüsten iniyor telaşla. Galiba geç kalmış bu sabah da. Sürekli geç kalan birinin acelesi bu, belli. Hızla yürüdüğü şu dört katlı evlerin hangisine gireceği, temizlik için mi, yoksa bebek veya yaşlı bakımı için mi geldiği, o belli değil. Solmuş kuşlar olan baş örtüsünü düzeltmeye çalışırken, yeni ekilmiş çiçek tarhları arasındaki taşlı yolda sakınımlı olmaya çalışıyor. Aslında ayakkabıları batacağı kadar batmış ya, çorapları ve eteği çamurlanmasın diye çabalıyor. Az ötedeki çardakta tek gözle uyuklayan bir kedi, kadının bu sarsak haline sanki alaylı alaylı gülümsüyor.

Ormanı, köyü, yeni yapılmış siteleri ve kuzey otoyolunu aşınca, elbette bir şehre varılıyor. Devleşmiş, irili ufaklı çıkıntılarıyla uyumsuz bir silüet çizen, ne yana doğru daha ne kadar genişleyebileceği kestirilemeyen, gri-kızıl, dingin bir şehir, bünyesinde barındırdıkları gibi puslu bir uykudan uyanıyor yavaşça. Hava an geçtikçe kirlenecek, kalabalık artacak, kakofoni her yeri saracak. Kadınların çoktan kalkıp kahvaltı hazırlamaya başladığı şu evlerden bezgince çıkacak insanlar sağa sola çil yavrusu gibi dağılacak. Arada oflayıp puflayacaklar, kavga edecekler, kimi zaman gülümseyecek, hatta kahkaha atacaklar. Akşam olsa, diyecek çoğu, karnımı doyursam bir güzel, üstüne bolca çay ve uzatsam ayaklarımı yumuşacık kanepeme, çevirsem kanalı bizim diziye. Hafta sonu olsa ya, diyecek kadınların çoğu, ne güzel annemlere giderim, birlikte pazara, bir de yeni açılmış şu mağazaya gideriz, diyecekler, geçen sefer bedenini bulamadıkları giysiye denk gelirlerse acayip sevinecekler. Elbet uzak tatilleri gözleyecek çocuklar, ama büyükleri gibi dolu dolu programlar yapıp iple o günü çekmeyecekler sadece, sıkıntıyı öldüren hangi özgünlük varsa onun peşinden akıp renkli ve saf bir dünyada gezinecekler, gülecekler, ağlayacaklar, somurtacaklar. Öyle ya da böyle yaşayacak insanlar işte, sevinçle ve hüzünle.

Oysa ben, kuzey ormanının bitişiğindeki bu ıssız ormanda bir ölü olarak yatıyorum artık. Neden buradayım, kim, neden attı beni bir paçavra gibi bu toprağın altına, bilemiyorum. Bedenim bütün mü, parçalarım başka yerlerde mi, hissedemiyorum. Kanlar içerisinde miyim, yoksa yakılıp kömüre mi dönüşmüşüm, göremiyorum. Her nasılsa, yaşamı okşayan bir esinti gibi çevrede dolaşıp, civarımdaki dünyayı ve insanları duyumsayabiliyorum. Ama ya kendimi?

Toprağın bilemediğim bu derinliğinde, karanlıklar içerisindeyim. Ufak puntolu, göz atımlık bir kayıp ya da cinayet haberinde olacağım ileride büyük olasılıkla. Bazı duyarlı gönüllerde çok uzun sürmeyecek bir sızı belki. Beni tanıyıp sevenlerin imgeleminde, gün geçtikçe solacak bir anı. Ve iki yaşlı yürekte, hiç dinmeyecek bir acı olarak kalacağım. Ama artık ben… Ben…

Kuşlar şakımaya başlıyorlar uzun çamların arasında. Niyeyse oldukça geç kaldılar bugün. Doğup doğmadığı bir türlü anlaşılamayan şu puslu şafak aldattı galiba onları. Toprak yine hafif hafif titremeye başlıyor bu arada. Yine ılık bir esinti olup topraktan doğuyorum, ağaçların arasından bu kez güneye doğru süzülmeye gidiyorum.

YAZAR: medakitap

mm

Kontrol Ediliyor

PARÇACIK PRELÜDÜ – ÖTEKİ YÜZ: FRAKTO – ŞİİR – Şahin KURT

parçacık prelüdü                                     “kursağında metal, taklit kuşunun”  1. duvarı avcılıyor bakışında geyik her an …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir