ANA SAYFA / ANA SAYFA / ÖYKÜLER – MESUT BARIŞ ÖVÜN

ÖYKÜLER – MESUT BARIŞ ÖVÜN

MEVSİMLER VE ÇOCUKLAR

Adam masanın üstündeki dosyadan birkaç belge aldı ve çalışma odasından çıktı. Merdivenlerden inerken o gün her şeyin güzel geçmesini diledi. Salon aydınlıktı. Üç gündür aralıklarla yağan kar her tarafı kaplamış, evin içi de dışarıdan yansıyan parlak bir ışıkla dolmuştu. Adam bir an salonun kapısında durdu. Burası bembeyaz olmuş, diye düşündü, üstelik perdeler de kapalı! Oğlu da oradaydı. Çocuk kendini oynadığı oyuna kaptırdığı için babasının geldiğini fark etmemiş; salonun ortasında koşturuyor, küçük bir topu karşıdaki üçlü koltuğa doğru vurup duruyordu.

Biraz sonra karısı da aşağı indi. Masanın başındaki sandalyeye oturdu.
Koltuğa geçsene, dedi adam.
Yok, gerek yok, dedi kadın, çıkarız şimdi zaten.
Adam bir şey söylemedi.
Salon ne kadar aydınlık görünüyor, dedi kadın
Evet, ben de fark ettim.
Bir de perdeler kapalı yani!
Öyle, evet.

İyi ki almışız bu evi, dedi kadın. Bu, sıklıkla söylediği bir şeydi. Kocası da bunu her duyduğunda mutlu oluyordu.
Bir sessizlik oldu. Küçük top üçlü koltuğun altına kaçmıştı, çocuk yere yatmış onun nerede olduğunu görmeye çalışıyordu.

Çantam kaldı yukarıda, alıp gelir misin?
Tabii ki.
Yani, her şeyi sana yaptırıyormuşum gibi oluyor ama…
Saçma, dedi adam,  öyle şey mi olur…

Birazdan elinde çantayla döndü. Tamam mıyız, diye sordu karısı.
Evet, herhalde artık çıkabiliriz, dedi adam. Bir an dışarıdaki dünyayı görmek istermiş gibi pencerelere baktı. Ama bu bir işe yaramadı.

Bir şey soracağım, dedi çocuk o ara. Ben ne kadar kalacağım halamda? Bir akşam mı kalacağım?
Bakalım, diye yanıtladı babası, belki bu akşam gelip alırım seni.
Hadi öyleyse, dedi kadın, oturduğu yerde güçlükle doğruldu.
Kocası bir hamle atıldı, eşinin kolundan tuttu.
Yollar açıktır, değil mi? diye sordu kadın.
Açık, açık, dedi adam, güven verici bir sesle. Yollarda bir şey yok.

Oğlan, küçük topu çantasının cebine sıkıştırdı. Kapıyı açtıklarında dışarıdan gelen beyaz ışık, uzak tepeleri boydan boya kaplayan kar gözlerini aldı. Çocuk ayakkabılarını giyiyordu. Bir an durup onu seyrettiler. Artık kocaman adam oldu, diye düşündüler.

O ara adam karısının omzuna attı elini, onu hafifçe kendine doğru çekti.
Demek yaz mevsiminde oğlan, kış mevsiminde kız, diyorsun, öyle mi?
İnşallah, dedi kadın ve gülümsedi.
Kapıyı kapatıp çıktılar.

 

ROMEO VE JULIET

 Elinde büyük mavi bardakla çıkageldi. “Susamışsınızdır, diye düşündüm,” dedi, “Ne zamandır buradasınız.”
“Hay sen yok yaşa!” dedim, biraz şaşırarak. Bardağı elinden aldım ve buz gibi suyu bir dikişte içtim. Düşünceli çocuk! Bu mavi bardağı sevdiğimi de ne zaman öğrenmiş?
Yanında bir de kitap vardı, “Ben de oturabilir miyim?”
“Tabii, ne demek,” dedim, gülümseyerek, “Kendi bahçenmiş gibi…”

Bir süre sessizce durduk. Ben okuyordum ama o kendini kitabına verememişti, huzursuzdu. Her ses duyuşunda sesin geldiği yere doğru kafasını çevirmesinden anlıyordum bunu. Doğrusu tavuklar da bugün pek bir hareketliydiler.

Az sonra, “Bir şey sorabilir miyim?” dedi, elimdeki kitabı işaret ederek. “Orada Romeo ve Juliet var mı?”

Daha önce de bu konudan bahsetmiştik. Okuduğu romanlarda hep bu isimler geçiyordu. O da merak etmişti doğal olarak, kimdi bu insanlar, ne iş yaparlardı…

“Birkaç bölüm var galiba,” dedim ve kitabın içinde aramaya başladım. “Romeo ve Juliet… Evet, burada… İşte üç sayfa falan.”

“İyiymiş,” dedi, sayfalardan gözlerini ayırmadan.
“Okumak ister misin?”
Birden heyecanlandı, “Olur, okuyalım.”
“Bu bir oyun öncelikle, onu biliyorsun.”
“Evet, biliyorum. Biz de öyle okuyalım o zaman. Siz Romeo olun mesela.”
“A bak, bu iyi bir fikir,” dedim. Sonra büyük mavi bardağı elime alıp yukarı doğru tuttum.
“O zaman bu da kafatası olsun!”
Bir elini ağzına götürüp kıkırdadı.
“Yok,” dedim sonra ve bardağı yerine bıraktım. “Kafatası olmaz. O, Hamlet’teydi.”
“Hamlet?”
“Burada kafatası yok. Burada balkon var. Juliet balkonda, Romeo da aşağıda, kız onu görmüyor…”
“Anladım,” dedi ve birden ayağa kalktı. Bir yere gidiyor zannettim ama o, terliklerini atıp sandalyenin üstüne çıktı.
“İşte oldu,” dedi, “Balkondayım ben, bakın!”
Başımı biraz geriye atıp yüzüne baktım. Güneş ışığı gözlerimi kamaştırıyordu.
“Aferin Juliet!” dedim, “Yaratıcısın doğrusu.”
“Sağ olun sevgili prensim!”
“O zaman başlıyorum,”
“Ben hazırım,”
“Tamam,” dedim boğazımı temizleyerek, “Dinle şimdi”:       

Konuşuyor. Ey parlak melek, konuş yine!
Sen göz kamaştıran bir parlaklık veriyorsun geceye.

Okuduğum kısım bitince kitabı ona uzattım. O sırada tişörtünün üstündeki yazı dikkatimi çekti. Parmağını hareket ettirerek sayfadaki bölümü buldu ve sesini biraz da büyüklere benzeterek okumaya başladı:

Benim düşmanın olan adındır yalnızca
Sen sensin, Montague olmasan da.
Ne olur başka bir ad bul kendine.
Adın ne değeri var? Şu gülün adı değişse bile
Kokmaz mı aynı güzellikte?

Kafamı kaldırmış ona bakıyordum. Güneş ışığı gözlerimi kamaştırıyordu. Bir gözümü kısmıştım ama tişörtün üstündeki yazıyı okuyabiliyordum. “Normal is boring!” yazıyordu.

 

YAZAR: medakitap

mm

Kontrol Ediliyor

HARABE ARABESK – ŞİİR – Eren ŞAHİN

Adsız sokaklar var yosma çığlığın sağanağında yanağımda kıllı bir et beni gibi duruyor namussuz evren …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir