ANA SAYFA / ANA SAYFA / İYİ ŞAİR, İYİ ŞİİR – Kerem ŞAHİNBOY

İYİ ŞAİR, İYİ ŞİİR – Kerem ŞAHİNBOY

Kendime meşgale bulma konusunda üzerime yoktur. Resim, müzik, yazı dışında şiire de büyük bir sevgi beslerim. Tüm bunlar bir araya geldiklerinde ortaya hayatından hiç sıkılmayan bir kişi çıkar. Can sıkıntısını düşünmeye yetecek kadar boş zamanım yoktur. Tüm işlerimin arasını planlı düşünmeye ayırırım. Planlı düşünme bir fikrin peşine takılıp sebep sonuç ilişkileri kurarak ilerlemek demektir. Arabada, yolda yürürken, kır gezilerinde, denizi seyrederken o anlık planlı düşünme senaryomu kurgular ve düşünmeye başlarım. Çoğu egzersizin sonucu pek net yerlere çıkmaz ancak kesin olan birşey var ki o da bu düşünce antrenmanlarının beni daha çok düşünceye sevkettiği gerçeğidir.

İnsanları sınıflara ayırmak gibi bir amacım yoktur, aksine sınıfsız, sınırsız, hurafesiz bir dünyayı yaşamayı isterim. Yine de kendimi üzmeden edemiyorum. Biliyorum, şair olmam çok zor. Biliyorum, tüm insanlık bir piramit gibi sıralansalar en tepede şairler otururdu. Karanlık bir ruh resim yapabilir ve kendine ben ressamım diyebilir. Kötü bir kalp sahne alabilir ve kendine ben bir oyuncuyum diyebilir. Bir riyakar hikayeler yazabilir ve kendine ben bir romancıyım diyebilir fakat sadece temiz bir ruh ve engin bir gönül şiir yazıp şair olabilir. Üzüntümün sebebi bu. Onlar öylesi güzel bir topluluk ki aralarına girmeye can atsam da malesef bir türlü başarılı olmayacağımı biliyorum.

Turgut Uyar, “Şiir matematik gibi kolaydan başlanılıp öğrenilmez.” demiştir. Haklı, çünkü o bir tılsımlı kuş gibi kişinin gönlüne konar. Bazı insanlardaki ruh bozulur ve o kuş kanatlanarak başka gönüllere doğru kanat çırpar. Şairlerin gönlüne konan tılsımlı kuş ise hiç ayrılmadan kalır. Yuvasını o bozulmamış, yaprakları gür ve kökleri sağlam ağacın dallarından birine yapar. Ağaç büyüdükçe tılsımlı kuşun tüylerinin rengi de değişir, capcanlı olur. Kuşun tılsımları etrafa saçıldıkça şairin ruhunu besler. Ardından şair, mısralarıyla tüm insanlığın başından aşağıya gökkuşağı boca etmeye başlar.

Şiirde zeka vardır. Kimi hissiyatları kaleme söyletmek imkansız gibidir. Bu beceriyi kontrol etmek, dengiyle karşılaştıracak olursak Mars’a uzay aracı indirmek kadar zordur. Bir de bu kalbi senfoninin uyaklı, esli, kendi içinde ritimli bir hale büründürülmesini hesaba katarsak ne demek istediğimin önündeki bulutlar dağılmaya başlar. Şairler olmasaydı, o mısralar olmasaydı nice aşkların fon müziği olmazdı. Bir kişinin aşkının fon müziği onun yaşamına etki eder, kişiliğine yön verir ve benliğinin temellerine köşe taşı olur. Bir milleti hanlar, hamamlar, sırça köşklerle ayağa kaldıramazsınız ama koca bir millet bir dörtlükle şaha kalkabilir. O uyuşuk, bitkin, omuzları çökük güruhun bir iki mısrayla kalplerinde ateşler yakabilirsiniz.

Diğer yandan şairler, yazın dünyası kısıtında da parayla en az alakası olan kimselerdir. Belki de bu sebeple güzel ruhlar, engin gönüller olarak ayakta kalmayı becerirler. Edebiyat çevrelerine baktığımızda farklı konularda yazdığı kitaplardan dolayı varsıllaşan düz yazıcılar görme imkanı vardır. Hiç şiirden zengin olan, paraya boğulan şair gördünüz mü? Bu dünyada da böyledir, ülkemizde de. Şiir kitabı pek satmaz. Bu sebeple şiir yazmanın ardında maddi kazanç beklentisi yoktur. Kitabı nasıl basarız, parayı nereden buluruz kaygıları dışında bir tasası da bulunmaz. Şair ister ki o şiir okuyucusuna ulaşsın. Kitap satmasa ne olur… Şair ister ki biri o şiirlerden iki mısra alıp gönlüne merhem yapsın, kalbi kırıksa o dizelerle sarsın… Böylesi bir anaçlığı topraktan ve denizden başka ancak şairlerden görebilirsiniz. Yine de şairler edebiyat dünyası içinde de kendilerine pek kolay yer bulamazlar. İtilip kakılan, kitabı zor basılan, çulsuz, deli kırması tipler olarak görülürler. Yer yer bu görüş haklıdır da. Kaldı ki bizim gözümüzde bu takıları alan kişilerin muhtemelen gördüğü duygu, renk, fikir biçemleri çok çeşitli, derinlikli ve sıradışıdır. Şair %90 engin bir gönül %10 sıradan insan melekelerinden oluşan gelecekteki bizden başkası değildir. Gelecekteki bize ulaştığımızda da o günün şairleri yinelenen bir öncüllükte, bayrağı bizden kilometrelerce ileride taşıyan, bir elleri gerçekte bir elleri gerçeküstünde dolanan özenilesi varlıklar olacaklardır.

Romancının, düzyazıcının iyisini ayırdetmek o denli zor olmasa da şairin ve şiirin iyisini bulgulamak çok zordur. İlk sebep kötü bir şair ve bayağı bir şiir olmamasından kaynaklanır. Bir kimse şiir yazıyor diye şairdir diyemeyiz. Peki ne zaman ona şairdir diyebiliriz? Kendi kendisine ben şairim dediğinde mi? Yoksa başkaları ona sen artık şair oldun dediklerinde mi? Şiiri biryerlerde yayımlandığında mı? Kitabı basıldığında mı? Antolojilere girdiğinde mi? Ne zaman? Diğer yandan iyi şiiri nasıl bir şablona sokabiliriz? Şiirin içinde bir giriş, gelişme, sonuç mimarisi mi arayacağız? Anlam bütünlüğüne, cümle mühendisliğine, aruz, uyak, ritm, duygu sergileme gücüne mi değineceğiz? Nasıl olacak da içine bir türlü giremediğimiz o dörtlüğün muhteşem bir beyit mi yoksa bir zırvalama mı olduğuna karar vereceğiz? Ben bu konu üzerinde çok düşündüm. Bir takım bulgulara da ulaştım. Kendimce elbette. Bir kimse, herhangi biri kişi kendine ben şairim dediğinde şairdir. Bitti. Öncelikle bu seçimi yapmış olmasından dolayı bile ayrıcalıklı bir kişidir o. Ben pilotum, ben sıvacıyım, ben reyon görevlisiyim, ben ressamım da diyebilirdi. Dememiş, kendini şair olarak tanımlamışsa bu işin ilk aşamasını geçti anlamına gelir. Zaman dışında kimse de ona sen şair değilsin diyemez.

Şairim.
Hiç şiir yazdın mı?
Hayır henüz hiç bir şiirim yok.
Nasıl şairsin o halde?

Çok şiir sildim. En güzelini yazana dek böyle…

…İşte buyrun, size bir şair. Hiç şiiri de yok ama bin tane şiir silmiş, yok etmiş. Sakallı Celal’in yazdığı kitap var mıydı? Hepimiz Sakallı Celal’i bilir ve severiz değil mi? Sakallı Celal bir fikir adamı değil miydi? Öyleydi. E o halde? Özetle şairlik zor bir kimliktir. Taşıması cesaret ister, güç ister, dirayet ister, inatçılık ister, gönül ister, kalp ister, ruh ister… Birey, bunları bilerek ben şairim dediğinde şairdir. Onun varlığını, şairliğini, rütbesini de zaman biçer. Dün alay edilen nice şair, horlanan, küçük görülen nice aruzcu bugünün devleri değil mi? Öyleyse iyi şair zamanın üzerine çıkmış, zamansızlığı göğüslemiş kişidir.

Peki iyi şiir? O kısım da çok karışık. Bir düz yazıyı okuduğunuzda aklınızda neredeyse yetkin bir fikir oluşur. Koca bir roman kodlardan, şifrelerden, uyaklı tuzaklardan ve köşe kapmacalı, iniş çıkışlı fikir ve duygu maçlarından oluşmaz. O denli de sıkıcıdır. Düz yazı, kimse bana kızmasın, her zaman şiirin gölgesindedir. Düz yazının iyisini kötüsünü karpuza şaplak atar gibi bulur okuyucu. Şiir öyle değildir. Bir kere kötü şiir yoktur. Sadece diğerlerinden daha iyi şiirler vardır. Bu bizim işimizi zor kılar. O şiir, o mısralar, o uyaklı, hülyalı, buğulu delirme hali kaç imbikten geçerek damıtılmış da önümüze gelmiştir?

Bu konuda Japon kısa şiirlerine, Haikulara bakalım. Bir çay kaşığı dolusu kelimeyle koca bir gemi dolusu yükü taşımak ve zihinlere boşaltmak ancak bir kısa şiirle başarılabilir. Bir samuray kılıcı cevvalliğinde ve o denli derin kesikler açabilen mısraların ana tapınağıdır Haiku. Koca bir dağdır o. Elekten geçer, yıllanır, toprak olur. Bir saksıya sığar hale gelir. Koca bir dağ saksıya sığar mı demeyin, sığar diyorsak sığar. Sonra o topraktan bir çiçek yetişir. Taç yapraklarının tam merkezinde kalbi atan bir çiçek. Merkezinde, tam ortadaki polen taneciğidir Haiku. Dağın çocuğudur, bugünün hazinesidir ve sonsuzluğun anahtarıdır. Bir arı onu toplar bal yapar. Sonra o baldan yiyen biri de oturup böyle bir yazı yazma cüretine girişir. Dağdan bahseder, doğadan bahseder, çiçekten bahseder. Özünü bulma aşkına, merkezine inme sevdasına cümleler döker, uğraşır, didinir yine de başaramaz. Ama nasıl olur? Cemal Süreya üç mısrada, beş kelimede koca sur duvarlarını tek atışta yıkarken, biz nasıl olur da o kelimelere duyduğumuz aşkın altında ezilmeyiz? Süreya demiş ki;

Güm güm çalındı kapım
Açtım baktım ki
Yalnızlığımmış

 Buyurun, hadi varsa ölçebilenimiz yukarıda sekiz kelimede sahneye konulan yalnızlığın şiddetini richer ölçeğiyle hesap ediversin. Bu yalnızlığı tarif edebilmek için koca bir roman yazsak yeterli olur muydu acaba?

Bu örnek bizi belki bir iki adım ileri taşımıştır ancak iyi şiirin vasıflarına vaiz olurken nasıl haiz de olunacağına kafa yormaya devam etmemiz gerekmektedir. Kimi şiirler şairinin dna kodları gibidir. Öylesi özel anların, içine girilmesi imkansız karelerini fotoğraflarlar ki okuyucu üst üste okusa da şiirin içine giremez. Bir kısmı, ben bu işten birşey anlamadım der ve kitabı kenara terkeder; bir kısım okur da hafiyeler gibi işin peşini bırakmadan sorar, sorgular, araştırır, didikler, bulgulamaya ve anlamaya çalışır. Bence onların da tamamına yakını başarısız olurlar ancak bu işin zevkli yanı ipi göğüslemek değil o dövüne dövüne araştırma, anlamaya çalışma, derdine tatlı dertler ekleme sürecidir. Buradan görüldüğü üzere her şiir şairinin kendine diktiği bir elbiseden başka birşey değildir. Şair şiiri kendisi için yazar. O elbise senin vücuduna da uyuyorsa ne ala. Uymuyorsa zorlamanın ne anlamı var değil mi? Git başka elbise bak kendine. Uzun sözün tatlısı, koca lafın kısası, senin sevdiğin şiir, sana uyan şiir iyi şiirdir. Üzerine giyer, saçını bile taramadan, aynaya dahi bakmadan çıkarsın.

Özetleyecek olursak, şairin ve şiirin bir insanın hayatında yeri, kıymeti olması kadar büyük bir hazineye herkes sahip değildir. İnsan okudukça daha iyi şairler bulur. Kitapları karıştırdıkça eski iyi şiirlerden de iyi şiirler bulur. Siz de bu yolculuğa çıkmaktan korkmayın. Okuduğunuz her şiirden sonra hep daha iyi şiirler bulacaksınız.

 

YAZAR: medakitap

mm

Kontrol Ediliyor

ISRAROTU – Gökhan Taner GÜNSAN

  içimde boş bir salıncak sallanıyor aklıma çarparak uzun bir çay söylüyorum kendime ölümün uzun …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir