ANA SAYFA / ANA SAYFA / YAĞLI BOYA – Kerem ŞAHİNBOY

YAĞLI BOYA – Kerem ŞAHİNBOY

Yağlı boyaya sevgim diğer boyalardan daha fazladır. En son tanıştığım boya yağlı boya olmuştur. Akrilik, sulu boya ve diğerlerini keşfim öncelere dayanır. Akriliği nedense modern çağın oyuncağı olarak gördüğümden çok sevmem. Zaten onun sınırlarını bulup yapabileceklerini öğrenmem çok zaman almamıştır. Daha mekanik, ruhsuz belki de sahte gibi geldiğinden akriliğe kapılıp eser üretmek ilgimi pek çekmemiştir.

Yağlı boya için durum çok farklıdır. O kendini yavaş yavaş tanıştırır ressama. Bir anda tüm özelliklerine vâkıf olamaz insan. Ağırdan giden, gizemli bir aşk ilişkisi yürütür. Başından sonuna kadar komutan odur. Sen eğer sevgini koşulsuzca yağlı boyaya sunmazsan karşılığını alamazsın. İstese bir parmak hareketiyle ezip un edebilir seni. Onun güçlü bir karakteri ve ete kemiğe bürünmüş bir canı vardır. Yeter ki biraz sabır ve aşkla yaklaşılsın. O zaman yağlı boya da ressama bir adım atar. Ürkekçe değil sadece zamanı çok olduğundan, olup bittiye getirmek istemediğinden bu inişli çıkışlı ilişki yavaş ilerler.

Bazen öyle anlar olur ki, ressam kuşattığı bir kaleyi ele geçirmeye ramak kalmışken elinden kaçırır. O rengin, o pigmentin sırrına tam erecekken puf olur gerçekler önünden kaçar gider. Fırçalar havada uçuşur, kasnaklar kırılır, kanvaslar bıçaklanır. Bildiğiniz şiddet dolu, ihtiras dolu, hezeyanlı ve sanrılarla geçen zamanlardır bunlar. Tek sebebi de yağlı boyadır.

Güzel bir kadın gibidir yağlı boya. Binbir türlü hâli vardır. Kimi zaman kızgın bir savaşçı olup opak bir kırmızıya bürünürken kimi zaman ateşli bir metres olup şeffaf kırmızılarını geçirir üstüne. Topraktan gelir; kayadan, dereden, dağlardan, demirden, çinkodan, bakırdan, oksitten, kısacası hayatın damarlarından süzülür yağlı boya. Hayatın ta kendisidir. O yüzden zaman kadar doğal ve onun kadar eşsiz güzelliktedir.

Yalan yok, ben yağlı boyadan korkarım. Şahmeran gibi gelir gözüme. Ona söz geçiremeyeceğimi, sadece kendimi onun anaç kollarına bırakmam gerektiğini biliyorum artık. Savaşmayı bırakalı çok oldu. Teslim oldum. Diz çöktüm ve önünde boynumu eğdim. Biat ettim ben artık. Gücüm kalmadı. Ben direttikçe o öğretti, ben kızdıkça o sevdi, ben sevdikçe o kızdı ve itti beni. Öyle bir hâl aldı ki artık ne onunla ne onsuz yapar hâle geldim. Gece kafamı yastığa koyduğumda renklerini, pingmentleri düşünüyor hangisinin diğeriyle kaynaşıp diğeriyle ters düşeceğini planlamaya çalışıyordum. Kağıt üstünde “Olur.” diye ön gördüklerim palette sırıtıyor, imkânsız dediklerim kuzu sarması olabiliyorlardı. Ben yenildim. Yenildikçe öğrendim. Öğrendikçe de bu yaprak saçlı, kocaman kalpli kadına daha da âşık oldum.

Hepsi bir yana, yemekle şarap üleştirir gibi, gömlekle kravat eşleştirir gibi yağlarıyla, jelleriyle, spatulasıyla, fırçasıyla apayrı bir güzelliğin içinde yol aldığımı anlamıştım. Hangi yağı, hangi pigmentle ne oranda karıştıracağımı bulmak için okudum, okudum, okudum. Denedim, yanıldım, başardım. Kolay değil, birçok ressamın gizli formüller peşinde yıllar eskittiklerini, çıldırayazdıklarını duydum. Simyacılığa başladıklarını, hangi yağın, hangi boyayla ne oranda karıştırılması gerektiğini araştırırken aklını yitirenleri öğrendim.

Korktum mu? Evet! Bu beni durdurdu mu? Hayır! Çünkü tuvale vurulan her fırçanın bir emeğin, bir gayenin, bir ruhnamenin şarkısı olduğuna inandım. Hep kalbinde sakladığın o güzelle, dağlar tepeler aşıp; yağmur, çamur demeden yürüyüp buluştuğun, sarıldığın anı aklına getir. İşte bu öyle bir mutluluğun akla perçinlenmiş lezzeti gibidir. Oldu bittiye gelmez. Beklemen, direnmen ve sonunda gururunu bir kenara bırakıp sadece kalbinle hareket etmen gerekir. O zaman yağlı boya kanatlarını sana açar. İşte o zaman renkler gerçekten dile gelirler, tek tek. Sen bir yolcusun unutma ve bize geliyorsan bu uzun yolculuğa katlanman gerekir diye fısıldar sarılar, kahverengiler, ultramarin maviler, kobaltlar, kadmiumlar.

Yağlı boyayı yenebilen kimse çıkmamıştır şimdiye kadar. Aksini söyleyen yalancıdır. Ressam korkudan aksini söyler. Oysa en iyisinden en yeteneksizine kadar herkes yağlı boyanın aşkının kölesidir. Boyanın palette yağla buluştuğu, parfümlenen bir kadın gibi etrafa gülücükler saçtığını görmeden olmaz. O an bir yer değiştirme, maddeden manaya geçiş hâli gibidir. Sen artık kendinde değilsindir, boya senin ruhunda gibidir. Spatulayı sürerken bile çok ezmeyeyim canı acımasın diye düşünürsün. Şimdi sen çıkıp buna aşk değil mi diyeceksin?

O süsünü tamamlar, nazikçe fırçanın ucuna alınır ve tuvale sürülür. Etrafı büyüleyici bir afrodizyak kaplar. Uyuşursun. Sonra her fırça darbesiyle biraz ayılır biraz daha seversin içindeki bu müthiş yolculuğu. Acziyetinin farkına vardıkça daha çok bağlanırsın yağlı boyaya. O sevgini, tutkunu alır ve sana kocaman bir hayat verir. İçinde kendinden binlerce ve senden on binlerce parça bulunan rengârenk bir gökkuşağına bindirir seni. Aşağılara bakarsın. İnsanlar, sokaklar, kentler ne kadar minik gelir gözüne. Sonra gökyüzüne bakarsın, bulutlar bir fırçadan çıkmıştır. Gölgeleri gri, mor, turuncu ile katman katman boyanmıştır. İşte burası der ressam kendi kendine. İşte tam burası benim cennetim olmalı. Burada kalayım. Bırakın, sakın indirmeyin beni.

Rüzgâr saçlarının arasından boyanın kokusunu geçirir durur. Somon balığının dumanla ağır ağır pişmesi gibi ressam da stüdyoda, şövalesinin önünde ağır ağır pişer. Etrafında renkler, yağlı boyanın müziği ve yok olmuş endişeler.

Seni seviyorum yağlı boya. Beni sakın bırakma.

YAZAR: medakitap

mm

Check Also

KIRK İKİYE GİRİŞ İZNİ- Öykü – İlker ÜLGEN

Bahçe duvarları öylesine yüksek ki aşmak sözde olanaksız duruyor. Kalın, upuzun, uçları sivri mızraklar gibi …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Powered by themekiller.com